Gömülesi Kâğıtlar

kağıt oymaAli IŞIK

– Hah, işte senin derdine derman olacak kişi geldi!

– …

Dükkânın kapısını daha tam aralamadan kendini karşılayan bu söz, vermeye hazırlandığı selamını yutturmaya yetti. Toparlanıp selam borcunu ödedi. Ardından derdine derman olacağı kişiyle göz göze geldi. Ak sakalıyla mütenasip bir çehrede, şakülü kaymış kırçıl kaşların altında meyus bakışlarla kendisini süzüyorlardı. Ufak tefek adamın kıyafeti mütevazı, ama par ü paktı. Yetmişli yaşlarda olmalıydı. Bir yeis sıkletinin bütün bedenine hâkim olduğu bakar bakmaz anlaşılıyordu.

Hanımının dayısı olan dükkân sahibi, mevzu dışına çıkarak sordu:

– Hoş geldin yeğen. Hayırdır Konya’da?..

Bir iş için izinli geldiğini, işinin umulandan önce bittiği için de görev yerine dönmeden aile büyüklerini ayaküstü ziyarete çıktığı tekmilini verdi bu kesik sorunun sahibine…

Lakin aklı hâlâ o meyus gözlerdeydi. Cici dayı, hemen mevzuya girdi:

– Bu hacı ağabey, bizim Araplardan. Geçenlerde biri şikâyet etmiş; askerler evini basmışlar. Evini didik didik aradıktan sonra bazı kitaplarını müsadere edip gitmişler.

Sözün burasında meyus gözlerin sahibi söze girdi:

– Hepi topu üç kitap: Biri Kelam-ı Gadim, biri Muhammediye biri de Yunus Emre Divanı… Ardından sesinin tonunu yükselterek sürdürdü konuşmasını:

– Yav bunların ne gusoru olur! Bi dürlü ağnadamadım başlarındaki gedikliye… Buraya gelmeden önce de ordu gumandanlığına gidip bi de orada ağnatdım maruzatımı. Beni diñleyen gumandan: “Git bir dilekçe yaz gel de virelim kitaplarıñı!” dedi; ben de bi dilekçe yazıvırıñ dimeye buraya geldim işti.

Dayının uzattığı kâğıt ve kalemi alıp adamcağızın muradını yerine getirdi. Kâğıdı ona uzattığında ihtiyarın gözlerinde parlayan umut ışığı yeis bulutlarını kovuverdi. Allah razı olsun delikanlı, duasıyla dilekçeyi kavrarken yerinden doğrulup:

– Eh, artık bana müsaade, bir an evvel gidip kitaplarımı kurtarayım bu …

Cümlesini tamamlamadan dudaklarını mühürleyip, başını iki yana sallayarak dükkândan çıkıp gitti.

Tanığı olduğu bu ibretamiz hadise sebebiyle görev yaptığı kasabaya dönerken ihtilalin vahametine şimdi daha iyi müdrikti. Yol boyunca gözleri midibüsün camına yapışıp kalmıştı âdeta. Lakin önünde resmî geçit yapan Torosların birbirinden güzel manzaraları da, midibüsün içindeki tanış insanların neşeli sohbetlerine de yoğunlaşamıyordu bir türlü. Ha bire ihtiyarın kitaplarını düşünüyordu. Sıradan her Müslüman’ın evinde bulunabilecek bu kitaplara el konulabiliyorsa, kendi mütevazı kütüphanesindeki “düşürülmüş” kitaplara el konulmakla yetinilmez; bunlarla insanı ipe götürürlerdi hafazanallah.

Görev yaptığı imam-hatibin kütüphanesindeki tekmil kitaplar kasabada faaliyet gösteren milliyetçi-mukaddesatçı bir derneğin bağışıydı. İhtilalden bir yıl kadar önce okulu teftişe gelen müfettişler, sıra kütüphaneye geldiğinde raflardaki kitapların önemli bir kısmını okul kütüphanesi için sakıncalı bulup, resmî prosedüre göre kurulacak bir komisyon marifetiyle bu kitapların demirbaştan düşürülmesini istemişti. İmam-hatibin müdür yardımcısı başkanlığında kendinin ve ortaokul Türkçe öğretmeninin katılımıyla oluşturulan komisyon bir tutanakla müfettişlerin emirlerini yerine getirmişlerdi getirmesine de; bu kitapların akıbeti ne olacaktı? Kısa bir müzakere sonucunda komisyon üyeleri bu kitapları kendi aralarında paylaşmaya karar vermişlerdi.

Görev yeri, Torosların zirvesinde, derin bir vadinin, yüzü kıbleye dönük yamacına yaslı bir kasabaydı. Bir halay sıcaklığında ve birbirlerinin omuzları üzerinde saf saf dizili kasaba evlerinin, arasına ağaç hatıllar atılmış taş duvarları çoğunlukla sıvasız, ancak muntazaman derzliydi. Toprak damlıları arasındaki tek tük çinko çatılıları hemencecik fark edilirdi.

Yoksunluğun egemen olduğu bu ücra kasabadaki yeknesak hayatın en renkli anları, kafa dengi arkadaşlarıyla neredeyse günaşırı gerçekleştirdikleri akşam oturmalarıydı. Bu kafa dengi arkadaş grubunu kasabadaki üç okuldan bazı öğretmenlerle birkaç imam oluşturmaktaydı. Aralarındaki samimiyet evli olanların hanımlarına da sirayet etmişti. Aslında bu oturmaların düzenleyicisi de çoğunlukla hanımlardı. Bunlar sözleşip oturmaya gittikleri evde akşama da kalırlar, bu arada elbirliğiyle akşam yemeğini kotarıp ardından beylere haber uçururlardı. Oturmalar haremlik selamlık esaslı olduğundan yemeklere bekâr oturma grubu üyeleri de mutlaka çağrılırdı.

Yemek sonrası güncel mütalaaların ardından başlayan asıl sohbetin konusu ağırlıklı olarak dinî konulardı. Bu oturmalarda herkes hoca, herkes talebe olduğundan sohbet oldukça canlı geçerdi.

Kasabaya ihtilalden üç beş ay önce atanan jandarma karakol komutanı üstçavuş, atanmasının üzerinden çok bir zaman geçmeden dâhil olmuştu bu sohbet halkasına. Grubun bu en yeni üyesine eskiler hep gıpta nazarıyla bakarlardı. Zira o, namazlarını sıklıkla camide eda eden, bu yüzden de emsali nadir görülen bir asker idi.

Yine böyle bir akşam oturmasında idiler. Belli etmemeye çalışsa da grubun asker üyesinin yüzüne bir huzursuzluk ifadesi sinmiş; ağzını da bıçak açmıyordu. Ondaki bu keyifsizliğin sebebini soran arkadaşlarını da: “Önemli bir şey yok” diyerek geçiştiriyordu. Biteviye gelen ısrarcı sorulara sonunda pes edip, o ana kadar kurduğu en uzun cümleler artarda döküldü ağzından:

– Arkadaşlar, benim tayinim çıktı. Birkaç güne kadar da kasabayı terk etmem gerekiyor. Yerime gelecek kişinin zihniyeti nasıl olur, bunu Allah bilir. Bunun için evinizde herhangi bir silah ya da sakıncalı kitap ve yayın varsa, tedbiren bunlardan kurtulmaya bakın. Olası bir şikâyet durumunda huzurunuz kaçmasın sonra!

Komutanın sözleri bittiğinde bütün odaya derin bir sessizlik hâkim oldu. Bu toplantıların en takdir edilen kişisinin üzerine sabitlenen bütün gözler, onun gözlerinden, sözlerinin şaka olduğunu ele verecek bir renk yakalamak beklentisi içinde pürdikkat bakıyorlardı ona. Heyhat… Hiç renk vermeyen gözleri de asker ciddiyetiyle süzüyordu üzerine kilitlenmiş muhataplarını bir bir. Bu esnada birbirine: “Ne yapacağız şimdi?” anlamlı kaçamak bakışlar atan üç çift gözüyse hiç kimse fark etmedi.

Oturma geçmişinde ilk kez bir oturum bu denli kısa sürüyordu. Bu alışılagelmemiş durumun şaşkınlığı kapı önünde kendilerini bekleyen hanımların yüzlerine de vurmuştu. Her dağılışta kadın erkek seslerinin birbirine karıştığı cıvıl cıvıl veda anlarının aksine bu defa çiftler derin bir sessizlik içinde evlerinin yolunu tuttu.

O güne kadar evinin asker tarafından basılıp aranacağı aklının bir ucundan bile geçmemişti. Oysa Araplarlı ihtiyarın hikâyesine tanıklığı, hatta bir bölümüne de ortaklığı üzerinden daha kaç gün geçmişti ki. Kendine ettiği cesaret telkinlerinin hiçbir yararı yoktu. Zira viran olası hanede evlat yoksa da; karnında ilk evladını taşıyan bir ayal vardı. Vardığı er sebebiyle gurbet ve mahrumiyetle ilk kez tanışan eşi, bunların yol açtığı hâletiruhiyeyi tam olarak üzerinden atamamıştı henüz. Oturma sonrası hanelerine vasıl oluncaya kadar sessizliğini koruduğundan eşinin hafakanlarının depreştiği her hâlinden belli oluyordu. Yatağa girmeden eşinin ısrarcı gözlerine dayanamayıp, hüzne bulanmış sessizliğine gerekçe olarak komutanın konuşmasının, tayini ile ilgili ilk bölümünü göstermesi de eşinin hafakanlarını bastırmaya yetmedi zaten. Malum konuşmanın ikinci kısmı ise, taşıdığı müstakbel evladının akıbeti açısından bir felakete sebep olabileceğinden onu derununa hapsetti.

İki oda bir mabeyinden oluşan oldukça mütevazı evin bir odası hem yatak hem gündelik oda, diğeri ise misafir odasıydı. Büyükçe mabeynin bir bölümü de mutfak yapılmıştı.

Hayata henüz atılmış olmanın izlerini yansıtan bu yokluklar evinin en değerli eşyası, misafire ayrılan odanın bir duvarını boylu boyunca kaplayan kitaplıktı. Çoğu kendi yapımı olan basit raflara yerleştirilmiş kitapların önemli bölümü edebiyatla ilgili mesleki kitaplardan oluşmaktaydı. Kalanı ise okul kütüphanesinden düşürdükleri dinî-siyasi kitaplardan kendi hissesine düşenlerdi. Olası bir baskın hâlinde başını ağrıtacak kitaplar da bunlardı işte.

Mesai arkadaşı müdür yardımcısı ile komşu okuldan branştaşıyla sanki sözleşmişçesine erkesi gün ders çıkışı bir araya geldiler. Sıkıntıları gibi yüz ifadeleri de ortaktı. Tıpkı bakanlık müfettişleri gibi, asker tarafından da bu kitapların sakıncalı bulunacağı kesindi. Sözü döndürüp dolaştırmadan bu devran geçinceye değin bu kitapları gömmeye karar verdiler. Lakin bu işi komutan kasabadan ayrılmadan yapmalıydılar. Seri bir şekilde yapılan durum değerlendirmesine göre; insan ayağı pek değmediğinden kitap gömmeye en uygun yer okullarının sırtını verdiği tepenin art yamaçlarıydı. Bunun için önce arazide bir keşif gezisi yapacaklar, ardından da uygun bur zamanda merkeplere yükleyecekleri kitapları okullarına getiriyorlarmışçasına belirledikleri yere götürüp gömeceklerdi. O zaman keşif gezisi için hiç vakit kaybetmelilerdi.

Tepeyi aştıklarında okul ve kasabadan eser kalmamıştı. Ara ara karamuk öbekleriyle meşe ağaçlarının görüldüğü vadi yamaçları oldukça kayalık ve taşlıktı. Yanlarında kazma, kürek bulundurmaları dikkatleri çekeceğinden uygun bir kaya kovuğu bulmaları şarttı. Bunun için dağıldılar.

Bir aşağı bir yukarı bir hayli taban tepti. Kan ter içinde kalmıştı. Önüne gelen bir metre kadar yükseltide, üzeri masa gibi dümdüz bir kayaya arkasını verip biraz soluklanmaya karar verdi. Arka cebinden çıkardığı düzgün katlı mendilini açarak terlerini kuruladı. Ardından ıslak mendilini eskisi gibi dürüp cebine koymak için ayağa kalktığında ayağının altındaki taşın oynadığını fark etti. Taşın toprak üstüne taşan köşesine kuvvetlice bastığında taşın toprak altındaki köşesi de kendini belli etti. Bu, kapak taşı gibi yassı bir taştı. Toprak üstünde sivrilen kısmına elini sokup yençtiğinde tamamen beliren taşı diğer elinin de yardımıyla kolayca yerinden kaldırdı. Taşın altında hemen hemen aynı ebatta üst üste kabaca konmuş birkaç taşın köşeleri belirdi. Daha önceleri de bir insanın elinin değdiği belli taşları birer birer kaldırdıkça yekpare kayanın altında beliren oyuğun ağzı gittikçe genişliyordu. Son taş parçasını kaldırdıktan sonra iyice beliren oyuğa başını uzattığında gördüğü manzara karşısında az daha küçük dilini yutacaktı. Çünkü bu küçücük mağara âdeta bir kitap deposuydu.

Elini uzatıp rastgele birini aldı. Bu, rutubet izi taşıyan kapaksız eski yazılı kalınca bir ciltti. Adı belli olmayan ve satırları arasına ara ara beyitler serpiştirilmiş bu kitap içeriğine göre bir tarih kitabı olmalıydı. Yılların halel getiremediği diğer bir cilt Hukûk-ı İdâre, bir diğeri Fezleke/Tarih-i Umumi başlığını taşıyordu. Harf İnkılâbı sırasında hikâyelerini okuduğu/dinlediği hadiselerden birinin, yarım asır sonra tanığıydı şimdi. Yarım asır önce kendileri gibi mürekkep yalamış biri de kendileriyle aynı hâletiruhiyeyi yaşamış; ancak her ne hikmetse, aradan geçen bunca seneye rağmen tabiatın emin kucağına emanet ettiği emanetlerini al(a)mamıştı. Aynı akıbetin kendilerini de beklediğini düşünerek çömeldiği yere yığıldı kaldı. Arkadaşları durumunu görmüş olmalılar ki; koşarak yanına geldiler. Onu, gözleri sonsuzluğa takılı olduğu hâlde kaskatı görünce onlar da bir hoş oldular. Oysa o esnada o, derununda, insanlığın terakkisinin biricik anahtarına saldıran çapulculara karşı amansız bir mücadele vermekteydi. Bir müddet sonra gerçekliğe döndü. Çatılmış kaşlarının altında şimşekler çakan gözleriyle kendini endişeyle takip eden gözlerin sahiplerine haykırdı:

– Arkadaşlar! Ben kararımdan döndüm. Başıma ne gelirse gelsin, kitaplarımı canlı canlı toprağa gömmeyeceğim!

Eve döndüğünde doğruca kitaplığının olduğu odaya yöneldi. Odaya adımını attığında raflarda beliren güleç çehreler bir anda bunalmış gönlünü gönendiriverdi.

Akşemseddin-12 Haziran 2015/12.10

(Bu öykü Kağıt Dergi’nin Eylül-Ekim 2015 sayısında yayımlanmıştır.)

~ tarafından Hayata Dair Notlar 14/09/2015.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: