Endülüs’ün Fitne Dönemlerine Kısa Bir Bakış

Bu yazı Tefekkür dergisinin Ocak 2014 sayısında yayımlanmıştır.

Muammer ULUTÜRK

Fitne, bölgecilik, kabilecilik, ırkçılık ve iç savaş kavramları Endülüs’ün bilindik medeniyet tarihine ne kadar zıt ve uzak görünüyor. Oysa Endülüs’ün siyasi tarihi bunlara hiç de yabancı olmamıştır. Medeniyet eserleriyle göz kamaştıran bu coğrafyanın fetih sonrası yaşadığı asabiye savaşları ve iki büyük fitne döneminin sebep olduğu yıkımlar, önce Endülüs Emevi hilafetinin ardından devletin sonunu getirmişti.

İspanya’nın fetih öncesi durumu kısaca şöyleydi: 586 yılında İspanya’nın bölünmüşlüğünü ortadan kaldıracak yegâne işin Katolikliğe girmekle sağlanacağı düşüncesine sahip olan Vizigotlar eski inançlarını bırakıp topluca din değiştirmişlerdi. Bu yeni duruma en fazla sevinenler toplumun alt tabakalarına mensup olanlardı. Fakat beklenen olmadı. Kilisenin şefkatinden medet umanlar giderek azaldı, kilise otoritesinin nüfuzu ve zulmü arttıkça arttı. Böylece Vizigotlar döneminin sonuna denk düşen günlerde İspanya’da toplum yapısı sosyal tabakalara ayrıldı, güç ve servet imtiyazlılar tarafından ele geçirildi. Yahudilerin 694 yılında çıkarılan bir fermanla köle statüsüne indirildiği ilan edildi. Bu durum ülke ticaretinin direği olan Yahudilere zarar verdi. Sair sebeplerin de etkisiyle Vizigot ekonomisi alt üst oldu. 710 yılı geldiğinde asilzadelerin yaptığı darbe ile Vizigot saltanatı sona erdi. Bütün bunlara Vizigot saltanat varislerinin Müslümanları İspanya’yı daveti eklenince fethin kolaylaştırıcı unsurlarından biri daha iyi anlaşılmış olacaktır.

İspanya’da fetih sonrası başlayan yeni yapılanmalar toplum tabakalarını birbirine yaklaştırdı. Çok kültürlü, çok dinli bu toplum şemsiyesi altında Yahudiler, Paganistler, Hispano-Romen yerli halk, Cermen kökenli Vizigotlar, Araplar, Berberiler, Mevali, Müvelledler (İspanyol kökenli mühtediler) ve Sakalibe (Orta ve Doğu Avrupa menşeli azadlılar) bir arada idiler. Müslümanların tesis ettiği güvenli ortam sayesinde İspanya’yı güzel günler bekliyordu. Müslümanlar bu dayanışma yapısı içinde ordularıyla Fransa’ya kadar nüfuz etmeyi başarmışlardı.

Valiler Dönemi olarak bilinen 714-756 arası dönem, I. Abdurrahman’ın bağımsızlığını ilan ettiği 756 yılına kadar devam etti. İşte bu tarih aralığı Endülüs’te asabiye savaşlarının yıkıcı etkilerine sahne olmuştur ki, bu hal, günümüzde İslam ülkelerinde biri bitmeden diğeri gelen musibetler ve olup bitenlerden hiç de ibret alınmadığının açık örneğini oluşturur.

Cahiliye dönemi Araplarının en bariz vasıflarından biri, asabiyet ve menfaatler çatışmasının doğurduğu savaşlardı. Tarihçiler bu olaylara “eyyamu’l-arab” adını verirler. Aynı soyun kanını taşıyan kabilelerde birlik şuuru olmadığından bunlar idealleri olan bir topluma dönüşememişlerdi. İslam’ın zuhuruyla birlikte dindaş haline gelen kabilelerde sözünü ettiğimiz gerilim, zamanla yekdiğerine nefsini tercih eden bir anlayışı beraberinde getirmiş, yüksek vasıflı insan olmanın ölçüsü soy sopa değil, kötülüklerden sakınma, güçsüzün yanında yer alma, zulme karşı gelmeye tebdil olmuştu. Bireyler arasındaki iyi insan olma yarışı toplum nezdinde kabul görmüştü. Dört Halife döneminde iyice gerileyen kabilecilik zamanla ne yazık ki tıpkı cahiliye dönemindeki gibi Emevilerin bile isteye yaptıkları icraatlarla yeniden hortlamıştı. Müslümanlar yeni yurt edindikleri İspanya’ya bu illeti bir şekilde transfer etmekte gecikmeyeceklerdir.

Emevi iktidarının Abbasilere geçişinden sonra Kuzey Afrika’ya kaçan ve Endülüs’ü fethederek burada bir araya gelen Suriyeliler, bunlarla birlikte İspanya’ya geçen Afrikalı Araplar ve Berberiler, uzun bir zaman geçmeden ırkçılık ve bölgecilik gibi iki büyük musibetin etkisi altında savaşlara giriştiler. Bu husus, Arap-Berberi ve Beledli-Suriyeli savaşları olarak bilinmektedir.

O döneme kadar ırkçılıkla henüz tanışmamış olan Berberiler, Endülüs’ün fethindeki onca çabalarına ve sayısal üstünlüklerine rağmen Suriye meşrepli Arapların kötü muamelelerine maruz kaldılar. Bunun üzerine Kuzey Afrika’da patlak veren ilk Berberi ayaklanması dindaş kanı dökülmesine sebep oldu. Gazvetü’l-eşraf adıyla bilinen bu savaşın ardından gelen Berberilerin Araplara yönelik katliamları, Arapların canlarını kurtarmak için Endülüs’e kaçmalarıyla neticelendi. Hatta zamanın Endülüs valisi Abdülmelik b. Katan’ın Endülüs’e geçmeye çabalayan Suriyelilere izin vermemesi yüzünden erzakı tükenen askerlerin at, köpek eti ve ot yemek zorunda kaldıkları rivayet edilmektedir.

Berberilerin Kuzey Afrika’da kazandıkları başarılar, Endülüs’te yaşayan ve Araplara kinle dolu olan Berberileri de harekete geçirdi. Bunlar da yoğun olarak yaşadıkları bölgelerde Arap katliamlarına giriştiler. Bir yıl kadar Endülüs’te etkili olan Berberi iktidarı Arapların güneyden kuzeye başlattıkları karşı hareketle sona erdi. Müslüman Berberilerin anayurtları olan Kuzey Afrika’ya geri dönmeleriyle sonuçlanan bu karşı hareket, İspanya’daki Müslüman varlığını azaltmış oldu.

Bir süre sonra, Endülüs’ün eski sakinleri olan İspanyol asıllı Müslümanlar, Endülüs’e sonradan yerleşen ve kendilerine beledliler denilen Araplar ve Berberiler ile Suriyeliler arasında biri zaragoza/Saragossa, diğeri Kurtuba’da cereyan eden şiddetli iki savaş taraflara büyük zayiat verdirdi. Suriyelilerin savaşlar sonunda esirlere yaptıkları muamelelerden biri şöyle tasvir edilmektedir: “Sa’labe b. Sellame el-Âmilî’nin başında bulunduğu Suriye ordusu, beraberinde Yemenlilerin önde gelenlerinden ve onların eş ve çocuklarından oluşan bir esir kafilesiyle Kurtuba’ya yaklaştı. El- Musarra’da durdu. Burada esirlerin satışı için bir Pazar kurdu. İçinde taşıdığı husumet onu, esirleri daha çok para verene değil, daha az verene satmaya sevk etti. Halk, esirlerin fiyatını düşürdükçe düşürdü, öyle ki esir Yemenlilerin en hatırı sayılırlarından birisi bir köpek, bir diğeri ise bir oğlak karşılığında satıldı. Bu ağlatıcı çirkin manzara günlerce devam etti.

Bu olaylardan sonra Endülüs’te bir süre devam eden sükunet ortamı henüz yerine oturmadan, biri Yemenli diğeri Kayslı iki kişi arasında yaşanan kavga, tarafların birbirini asabiye ile suçlamalarına ve 10 yıl kadar sürecek olan Kayslı-Yemenli kabile savaşlarının ortaya çıkmasına sebep oldu. Kuzey Endülüs’teki Müslümanlar arasında yaşanan bu öfke, iki önemli olayı doğurdu. Bunlardan biri “Reconquista” yani İspanya’dan bütün Müslümanların atılması projesi, diğeri de Asrurias-Leon ve Navarra krallıklarının kurulmasıdır. Bu gelişmeler, Kuzey İspanya’nın Hıristiyanların kontrolüne girmesinin ve muhtediler veya Müvelledler olarak bilinen ve savunmasız kalan yerli halkın eski dinleri olan Hıristiyanlığa geçmelerinin yolunu açtı. Üstelik bu durum bu defa da Arap-Müvelledler çekişmelerini beraberinde getirdi.

  1. Abdurrahman’ın bağımsızlık ilanından yani Endülüs Emevi Devleti’nin kurulmasından, Emir II. Abdurrahman’ın ölümüne kadarki süre içinde asabiye çekişmeleri sona ermiş olsa da, 864-929 yılları arasında sürecek olan “Birinci Fitne Dönemi”nde başlayan olaylar ülkeyi parçalanmanın eşiğine getirdi. Toplum, etnik ve dini gruplar arasındaki çatışmaların arasında kaldı. Bu olaylar asabiye savaşlarında görülenlerden daha feci sonuçlar ortaya çıktı.

Endülüs Emevilerinin en büyük hükümdarı olan III. Abdurrahman’ın oğlu II. Hakem döneminin ardından çocuk yaşta devlet yönetimine getirilen Hişam’a karşı darbeyle işbaşına gelen Hacip İbn Amir ile Amiriler diktatörlüğü (976-1008) başladı. Emevi hanedanını tasfiye eden İbn Amir başarılı icraatlar yaptı. Oğlu Hacip Abdülmelik de babası gibi hanedana fırsat vermedi. İyi giden hacip yönetimi, İbn Amir’in diğer oğlu Abdurrahman Sanchuelo’nun gerçekleştirdiği darbe ile Endülüs’ü fitne sürecine soktu. Bu durum Amiri ailesini ikiye bölmekle kalmadı, ülkeyi bir iç savaşa sürükledi.

Kurtubalılar ve Berberiler arasındaki gerginlikler zaman zaman tarafların Hıristiyanlarla işbirliğine gitmelerine sebep oldu. Berberi isyanının patlak vermesi üzerine Kurtubalılar Berberilerin imhasına girişerek katliamlara başladılar. Bunun üzerine yeniden toparlanan Berberiler, kendisine birçok kale vadedilen Kastilya Kralının desteğiyle Kurtuba’ya girerek Kurtubalıları katlettiler. Muhammed b. Hişam Tuleytula’ya kaçarak burada Barselona kontu ile Salim şehrinin teslimi üzerine anlaşarak topladığı askerlerle Kurtuba’ya yürüdü. Kaçabilen şehir halkı Kuzey Afrika’da topraklarına geri döndüler. Yeniden tahta geçen Muhammed b. Hişam Berberileri tamamen imha etmek amacıyla topladığı ordu ile Marbella şehrini kuşattı ancak hezimete uğradı. Olaylardan oldukça zarar gören Kurtubalılar Kastilya kralına başvurarak yardım istediler. Bu karşılıklı katliamlarda şehirlerin masum halkları perişan edildiler.

Bu şekilde başlayan fitne dönemi şehirlerin ve iktidarın sıkça el değiştirmesine neden oldu. III. Hişam dönemi geldiğinde Kurtuba eşrafı, Kurtuba Ulu Camiinde bir araya gelerek, bir çıkış yolu arayışına girdi. Hilafetin siyasi ihtirasları körükleyen bir makam olduğuna hükmederek Emevi hanedanının ülkeden sürülmesine ve halifeliğin kaldırılmasına yönelik emsali görülmemiş bir karara imza atarak ülke yönetimini bir şûraya bıraktılar.

Böylece 756’da kurulan Endülüs Emevi Devleti 929 yılında siyasi birliğin sembolü olan hilafet kurumunu ilga etmiş oldular. Bu dağılmışlık hali her şehrin ayrı bir devlet olarak yönetildiği Mülükü’t-tevaif dönemini (1031-1090) başlattı. Fakat yeniden birlik hareketi asla başarılı olamadı. Ne İbn Hazm’ın tenkitleri ne de Ebu’l-Velid el-Bâcî’nin uyarıları dikkate alındı. Her şehirde birer devlet kurmuş olan idareciler, karşılarında Reconquista’nın yeni nefesini buldular. Tuleytula elden çıktı. Murabıtlar, Muvahhidler dönemi derken, kala kala elde bir tek Gırnata Sultanlığı (1231-1492) kaldı.

Hıristiyan hakimiyeti altında yaşamaya mecbur kalan Endülüs Müslümanları yahut diğer adıyla Moriskolar, büyük asimilasyon programları altında perişan edildiler. İspanya’da İslam nüfusu ve medeniyet bakiyeleri böylece erimiş oldu.

Şöyle olsaydı, böyle olurdu anlayışı tarihin metodolojisine elbette uygun düşmez. Ancak geçmişin İspanya’sında Müslüman varlığının erimesinin temel sebebi olarak kabilecilik, ırkçılık ve bölgecilik gibi yıkıcı etkenleri bir araya getirdiğimizde taşların yerine oturduğunu görebiliyoruz. Müslümanların tarih bilgisinin, ırkçılık yahut mezhepçilikte gösterdikleri istek kadar başarılı olamaması ne garip ve ne anlaşılamaz şeydir.

Detaylar için bkz. Mehmet Özdemir, Endülüs Müslümanları (Siyasi Tarih), Ankara 2010.

~ tarafından Hayata Dair Notlar 26/10/2014.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: