Tarihimizi baştan yazmalıyız

Mehmed Niyazi’den

Rahmetli Yılmaz Öztuna “Büyük Türkiye Tarihi”nin son bölümünde, 1914’ten sonraki olayları birkaç sayfada özetlemiştir.

Şu hususu da ortaya koyarak tarihî hakikati belirtiyor: “Türkiye Cumhuriyeti, 1914’ten sonraki arşiv vesikalarının incelenmesine izin vermemektedir.” Arşiv vesikaları ortaya konmazsa, ancak hatıralardan tarih yazılmaktadır. Tabii herkes, kendinin tarihte önemli işler yaptığını savunur; tarihçi hatıraların içinden nasıl çıkacaktır? Bu arada hukukî ortam da müsait değildir.

    Tarihi meslek seçmiş insanlar hariç, en son olaylar milleti alakadar eder; hepimizin babası, dedesi İstiklal Harbi’nde, 1. Cihan Harbi’nde bulunmuştur. Herkes onların macerasını anlamak için tarih kitabını okur. İstiklal Harbi’ni araştırırken, bu olaya sebebiyet veren nedir diye kendine sorar. Birinci Dünya Savaşı’nın sonucunu ortaya koyan bir anlaşmadır; Birinci Dünya Savaşı’nda ne olmuş da ortaya böyle bir antlaşma konmuş diye insan merak eder; dolayısıyla Birinci Dünya Savaşı’na girer; oradan Balkan Harbi’ne atlar. Böylece tarihin son dönemleri insanın zihnini kurcalar. Bu son olaylarda anlatılanlar insana güven vermeyince, millet tarihinden soğumaya başlar. Halbuki tarih, milli şuurun bel kemiğidir. Geçmişini bilen insan bugünü, geleceği daha iyi görür. Bütün medeni milletler, tarihlerine çok düşkündürler; zira kültürleri, geçmiş maceraları orada yatmaktadır.

    Bizim tarihimizde Aşıkpaşazade, Peçevi, Naima gibi değerli zatlar vardır. Fakat bunları ancak tarihçiliği meslek edinenler okur. Bizim derli toplu tarihimizi, 1774’e kadar Hammer ortaya koymuştur. Yine Lamartine, Jorga, Zirkeisen tarihimizi yazmışlardır. Biz de son dönem tarihimizi araştırmak için onların bizim hakkımızda söylediklerine bakıyoruz. Arthur Sharaton, “Sinan” adlı biyografik çalışmasında Osmanlı’yla ilgilenen Batılı tarihçilerin Türk düşmanı olduğunu belirtmektedir. (s.208) Aslında bunu Osmanlı ile sınırlandırmamak gerekir. “Tanrı’nın Kırbacı”, (Flayellum Dei) dedikleri Attila’dan beri bize karşı husumetleri sürüp gelmektedir. Selçukluların Haçlı seferlerinin önünü kesmeleri, kurulmasından yıkımına kadar Osmanlı’nın Batı ile boğuşması, Batılı tarihçilerin Türklük âlemine bakışını değiştirdi ve kemikleştirdi.

      Devlet, insanî bir olgudur; içinde bulunan kültürün, bilhassa kültürü etkileyen dinin insan telakkisine göre şekil alır. Mesela Hıristiyanlık, insanın kötü bir mayadan yaratıldığını, Adem, Havva’dan ilk günahı miras aldığını, asla değişmeyeceğini de kabul eder. İnanmış bir Hıristiyan olan Hobbes “İncil’de Adı Geçen Amansız Canavar” adlı eserinde, insanı kıskıvrak bağlayacak ölçüde mutlakiyeti savunur. Kanaatince cemiyette savaş hali tabiidir; güçlünün güçsüzü ezmesi ademoğlunun tıyneti icabıdır. Sonra laiklik, demokrasi Fransız İhtilali’yle ortaya çıkmış, bir etki ve tepki meselesidir; ama Avrupa’nın tarihî köklerinden bakışını etkilememiştir. İslam’a göre, insan adeta menfi ve müspet doğruların kesiştiği noktada yaratılmıştır. Midesiyle toprağa basan insan, ruhuyla İlahi âlemlere açılır. Sonsuz güzellikler üretebilen insan, akla hayale gelmeyen fenalıklar da yapabilir. Onun için İslam devleti, insan güzelliklerini sergilesin diye hürriyeti benliğinde bulundurmalıdır; kötülüklerin önüne geçmek gayesiyle de güçlü bir pazu ile adalet terazisini tutmalıdır. İslam devletinde çıkan Hz. Ömer, Kanuni gibi yüce adaletli insanlar Batı medeniyetinde yetişmemiştir. Yetmiş iki milleti aynı gözle görmeyen Avrupa’daki müttefikler halka durumu aksettirememişler, bundan dolayı da Batı’daki insanın önyargısının tamamı da buradan gelmektedir.

    Tarihi yoğuran en önemli unsur zihniyettir. İslamî zihniyeti kavrayamayan, kul hakkını esas alan bir medeniyeti izah edemez. Osmanlı Devleti çözülünce, ana unsurunun fakir kalması, diğer milletlerin ondan zengin olmalarını Batılı tarihçiler asla anlayamazlar. Yavuz’un, Mısır seferini, Mısır ulemasının, “Bizi bu zulümden kurtar” başvurusu üzerine gerçekleştirdiğini, bunu ülke zaptetme hırsıyla değil, adalet götürmek için yaptığını, bu uğurda hayatını ve devletini tehlikeye attığını, ölçüleri sadece ve sadece menfaatten oluşan Batılının idrak etmesi mümkün mü?

    Zihniyet dünyası dilde gizlidir; ancak dil çok iyi bilinmekle zihniyet kavranabilir. Dile hakimiyet, yüzyıllar boyunca uğranılan mana kaymalarını bilmekle başlar. Aksi takdirde “Tımar”ı, “Fief” olarak tercüme ederler. Biz de onlardan Fief’in özellikleriyle, Tımar’ın özelliklerinin aynı olduğunu öğreniriz. Halbuki Tımar’da mülkiyet devlete, idare tımarlı sipahiye, işlenmesi de köylüye aittir. Fief’te ise köylü, toprak gibi Fief sahibinin malıdır; toprakla alınıp satılır. Yani Fief’te köylü hukukun objesi, Tımar’da ise süjesidir.

    İşi sadece tarihimizi araştırmak olan bir enstitü kurulmalıdır. Aksi halde “oğlan” kelimesinin manasını anlamayanlar bugün Anadolu’da “kız oğlan kız” denmesinin üzerinde düşünmeyi bile aklına getiremeyenler tarihimizi yazacaklardır. Onların yazdıkları tarih değil, hayal, saçma olur; geçmişimize iyice kördüğüm atar.

http://www.zaman.com.tr/mehmet-niyazi

~ tarafından Hayata Dair Notlar 29/01/2014.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: