Çiçeklerden balıklara…

Geçen hafta İstanbul’un güz çiçeklerini yazmaya çalışmıştım; cumayı cumartesine bağlayan sabaha karşı bu ekler bilgisayarda okurla buluşabiliyor, çiçekler yazısını da o erken saatte okuyan dostlar mesaj çekmişler.

Çiçekleri çok sevdiğiniz için mi biliyorsunuz diyor genç bir arkadaş. Bu soru beni uzun yıllar öncesine götürdü. 1976’da Dostlukların Son Günü Sait Faik Hikâye Armağanı’nı alınca Rauf Mutluay bir yazı yazmıştı. Mutluay hem lise son sınıfta Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenimdi, hem de, Sait Faik Hikâye Armağanı’nın seçici kurulundaydı.

Aslında Rauf Hoca armağanı Dostlukların Son Günü’nün kazanmasından hoşnut değildi. Yıldızın parladığı bir anda Selim İleri’ye gitti ödül diyordu. (O yazı belgeliğimde ne yazık ki yok. Ama böyle yazmış olduğunu dün gibi hatırlıyorum. Gençken insan daha alıngan oluyor…)

Sonra, hikâyelerimdeki çiçek, bitki adları, çiçeklere dair ayrıntılar üzerinde duruyordu Mutluay; besbelli, özel bir sözlük, ansiklopedi çalışması taraması yapmış diye yazıyordu. Buna çok şaşırmıştım. Hocamıza da söylemiştim; pek inanmamıştı ama, o adlar, çiçeklere, bitkilere dair o bilgi kırıntıları gündelik hayattan bana yansıyanlardı.

Bahçe ve ağaç şehri İstanbul    

1950’ler ortası ve 1970’ler başı, İstanbul hâlâ bahçe, ağaç şehriydi. Hele bazı semtlerde büsbütün. Çocukluğum Kadıköyü’nde, Bahariye, Şifa, Moda’da geçtiği için, sık sık Kalamış’a, Fenerbahçe’ye gittiğimizden bahçe içi evler, ufak köşkler, daha modern villalar hep anılarımdaydı. Bugün de öyle.

Ama İstanbul’un yaşamasında doğa hâlâ bir dosttu. Doğanın verimlerinden hâlâ şifalar umulurdu. Meselâ sırtı, kolları, bacakları, dizleri ağrıyanlara ille ebûcehil karpuzu salık verilirdi. Yaşlıların konuşmalarını hatırlıyorum, “Haricen sür, pek iyi geliyor…”

Nasıl yapılacak, nasıl sürülecek, anlatacağım; ama önce ebûcehil karpuzundan söz açmak istiyorum. Çocukken o kadar sık kırlarda, bahçelerde rastladığım ebûcehil karpuzu kabakgiller familyasındandır. Latincesi Citrullus colocynthis, Türkçe’de acı hıyar, it hıyarı, acı elma da deniyor. Sert kabuklu, tohumları yağlı ebûcehil karpuzunun, ister inanın ister inanmayın, sarı çiçeklerini bile hatırlıyorum.

Yaşlı hanımlar “Zehirlidir! Dikkat edin” uyarısını yaptıktan sonra ebûcehil karpuzunu şişe içine koyarlardı. Şişede kuru kuruya bekletilmeyecek; zeytinyağı doldurulacak ve o şişe kızgın yaz güneşinde bekletilecek. Sonbaharla birlikte artan romatizma ağrılarına pamukla sürülecek…

Adalar’dan gelip Kadıköyü vapur iskelesi önünde demet demet satılan yasemen çiçeği yalnızca kurutulup çamaşırlar arasına konmazdı; bu çiçekler kaynatılıp öksürük dinsin diye içilirdi. Ayrıca özel çaylara meraklılar da yasemeni karışımlarına ilâve ederlerdi.

Yol kenarlarından toplanan böğürtlenin şurubu yapılır, bu şurubun kanı temizlediğine inanılırdı. Yine, gülhatmiler topladığımızı hatırlıyorum; balgam söktürürmüş. Aktardan gül sirkesi alınırdı; ateşli hastanın alnına tülbentle sürülen üzüm sirkesi değil, bu gül sirkesiydi. Fakat bunlar hepsi son demlerini yaşıyordu.

Kozmetiğin pahalı markalara dönüşmediği o eski günlerde, annemin teyzesi Recibe Teyze, semiz kabakları ılık suda biraz bıraktıktan sonra, keskin bıçakla ortadan ikiye böler, her parçayı uzun uzadıya kırışıklarına sürerdi…

‘Lâden’ için Kubbealtı Lugatı “Lâdengillerden beyaz, kırmızı ve pembe çiçekli ağaççık veya çalı” tanımını veriyor. Eski evlerden birinde çalı haliyle gözümün önüne geliyor. Lâden bir tür reçine. Geçmiş zaman hanımları yapma, taklit benlerini bu reçineden yaparlarmış.

Musahipzâde Celâl ise şu bilgiyi veriyor:

“Girit’te lâden otu denilen bir nevi ottan yapılır. Baş ağrısını gidermek için yumuşatılıp şakağa yapıştırılır ve zeytinyağıyla eritilip saçı sıklaştırmak için diplerine sürülür.”

2000’lerde Daha Dün’ü yayımladığımda bir hanım okur da balıklar sevdalısı olduğumu sanmıştı. Daha Dün’de İstanbul’un bir iki balığından söz açmıştım. Oysa ben balık yemeklerini pek sevmem. Palamut pilâkiye, mayonezli levreğe, kırlangıç buğulamaya itiraz etmem, ama işte o kadar. Ne var ki, 1950’ler İstanbul’unda çocukluğu geçen herkes Boğaziçi balıklarını yakın akrabasıymışçasına bilir.

Balıklar mevsimlere, mevsimlerine göre öbeklendirilirdi. Örnekse, şimdiki ekim ayının balıkları izmarit, istavrit ve karagözdü. Bu yıl pek çok sofrayı şenlendiren palamut eylül ayının balığıydı, torik, kefal palamutun ardı sıra gelirdi.

İzmaritle istavrit kasımda da gözde. Bununla birlikte kasım ayının balıklar ecesi elbette uskumru. Gerçi uskumru gözdeliğini marta kadar koruyor. Uskumru, bilindiği gibi, Karadeniz’den geliyor, Marmara’ya yayılıyor, yumurtalarını bıraktıktan sonra yine Karadeniz’e dönüyor.

Alçakgönüllü gümüşle hamsi Kuzguncuk’ta, Beylerbeyi’nde, özellikle Nakkaş Camii önünde tutulurmuş. Bunların ağına ‘torba ağ’ deniyor. Torik, kefal için uygun ağ ‘serpme ağ’. Balık geçerken, Arnavutköyü’nde, Kandilli, Kanlıca ve Sarayburnu’nda serpmeciler telâş içinde ağlarını atıyorlar. Şimdi aynı yerlerden bizler trafik keşmekeşi içinde geçiyoruz.

Aşkın Saati Gelince’ydi o filmin adı. Yıllar sonra tanıdığım, sevgili bir dostum olan Nejat Saydam yönetmiş. Koyu bir melodram. Baş rollerde Belgin Doruk’la Göksel Arsoy. Bu romantik ikili, son sahnede bir dalyan boyunca birbirlerine koşuyorlar. Neredeydi o dalyan? 1960’lar İstanbul’unda, herhalde Boğaziçi’nde.

Yaz dalyanları, kış dalyanları…

Yaşlı amatör balık avı tutkunlarının vaktiyle anlattıklarına göre, İstanbul’da yaz ve kış dalyanları varmış. Ayrı ayrı dalyanlar. Yaz dalyanlarından biri Kumkapı’da; edebiyatımıza da geçmiş, Sait Faik yarım kalmış öykülerinden birinde hem Kumkapı dalyanını, hem oradaki halk plajını anlatır.

Beykoz’a gezmeye gittiğimiz günlerde, az açıktaki dalyanı hatırlıyorum. O da yaz dalyanıymış. Fenerbahçe’de, Caddebostan’da, Bostancı’da yine yaz dalyanları.

Kış dalyanları Kılburnu’nda, Sarıyer’de, Büyükdere’de, Kefeliköy’de. Serviburun’da çiroz dalyanı varmış. Kireçburnu’ndaki dalyan; gök ve deniz rengi, ayrıca pembe, vişneçürüğü ağlar…

Demin andığım Beykoz dalyanının özelliği, kılıç balığı için kurulmuş olması. Gerçi kalkan da yakalanıyor ama kılıç için bire bir. Şöyle betimleniyor: “Sahilde beş, altı kadar seren direğinin tepelerini birbirine bağlayıp alt tarafı silâh çatar gibi denize dikilmiş, tepesine dalyan bekçisinin oturması için bir yer yapılmış”…

Kılıç, Karadeniz’in sert, ürkütücü fırtınalarından Boğaz’a kaçıyor. Beykoz’da dalyanın çevresinde yüzerken, direğin tepesindeki bekçi zavallı kılıçlara taş atıyor. Kılıçlar ürküp dalyanın ortasına kaçıyor. Bekçinin haber vermesiyle dalyanın kapıları apar topar kapatılıyor…

Palamut, levrek filan dedim ama, kılıç balığına da bayılırım. Eskiler kılıç şişi dereotlu, sarımsaklı yaparlar, azıcık -bir iki damla- sirke dökerlermiş; öylesini yemedim. Domatesli, biberli, soğanlı kılıç şişin tadına doyum olmaz.

Hele kılıç tranç! O lop lop, büyük parça ızgara kılıç! İstanbul’da pek ender bulunuyor, bulunsa da zaten Antalya’dan, başka denizlerden geliyor.

İşte, geriye, anıları yazmak kalıyor.

Selim İleri

27 Ekim 2012, Cumartesi

~ tarafından Hayata Dair Notlar 31/05/2012.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: