Şeylerin masumiyeti

Çatışmanın çözümünde kadınların rolünü tartışmak için bir araya gelecektik biz kadınlar. Bir türlü gidemedim bu davete. Sözcükler bazı tanımları yapmak zorunda kaldığımda iki dudağımın arasında silinip gidiyor teklifsizce.

Dilsizleşiyorum. ‘Kadınların rolü’ de böyle bir çağrışım yapıyor bende. Annelerin yaktığı ağıtlardan, toprakta pıhtılaşmayan evlat kanları için yas tutmaktan başka bir rol kadına vermiyor ki erkek dünya. Veriyor gibi gözüktüğü yegane rol ise ‘entelektüel sözler’ söyleyebilen kadınların çözüm uğraşıları. Yıllardır hep birlikte yaptığımız gibi. Ama bunu da yutuyor maalesef hayat.

Buradaki hayat anlamaya ve anlaşmaya eğilimli değil ne yazık ki. Yenmek, zafer kazanmak, rekabet etmek, haklı çıkmak, üste çıkmak gibi içinde ziyadesiyle tahakküm, kaba genelleme ve taraftarlık barındıran eylemleri yüceltiyor. Kan dökme pahasına.

‘Çatışma dönemi’ algısı farklı değil. Çözümden bahsetmekle nesiller tükettik. Kendimi bildim bileli Kıbrıs’ta çözüm ve çözümsüzlükten bahsedilir. İsrail-Filistin çözümsüzlüğü gibi. Artık otuz yıldır sürdürülmesine ‘mubah’ olarak bakılan iç savaşımız da aynı: Sonsuzluğa giden bir çatışma dönemi vaat ediyor bize. Çözüm kelimesi ise ancak bir ‘sofistike dokunuş’ olarak dili süslüyor. Bizi susturan, çaresizliğe batıran böyle bir dili çoğaltmaya artık yüreğim dayanmıyor. Peki ne yapacağız? Sadece hayallerim var. Mesela yeniden öğreneceğiz konuşmayı. Sonsuzluğu tarif etme çabasındaki küçük bir çocuk gibi. Her şeye ilk kez bakmayı deneyeceğiz. Anlamak, anlamaya çalışmak bugünün en kıymetli direnişidir diye düşünüyorum.

Kadına bu direnişte bir rol düşüyor evet: Dili canlandırmalıyız önce. Bizi konuşturan, kavga ettiren, birbirimize düşüren dili değil. İçimize gömdüğümüz, sustuğumuz, yas tuttuğumuz, hayal kurduğumuz, dua ettiğimiz dili. Çünkü duaların sessizliği her dilde… Arasında kurumuş dudakların…

Sonsuzluğu tarif etme çabasındaki küçük bir çocuk demiştim. Biraz açayım. Kulağınızın belleğindeki ilk tınılar yerli yerinde durmaktadır. Büyükannelerimizden öğrendiğimiz ilk dualar mesela. Anneannemden ‘Rabbiyessir’ duasını dinlediğimde henüz ilkokula gitmiyordum. Belki bunun da etkisiyle kelimeleri harf olarak tahayyül etmeden ezberlediğim bu kısa duayı büyüdükten sonra ne kadar yanlış telaffuz ettiğimi fark etmiştim. Çoğu çocuk için de geçerlidir bu. Küçükken kelimelerin anlamını başka türlü kodluyoruz. Mesela yine okulöncesi bir kız çocuğu bana ölümden bahsederken ‘sonsuzluk’ demişti: “Sonsuzluktan geliyoruz, oraya gidiyoruz.”

Büyüdükçe birçoğumuz ölümden korkuyor, onu unutmaya çalışıyoruz. Ya da ölümün bir devam ediş olduğunu hatırlamak yerine, son nokta diye bakıyoruz. Sonsuzluğun anlamını daraltarak… Sonsuzluğu tarif etme çabamız ise durmaksızın köreltiyor bakışımızı. Ölümü sadece öldürmenin bir biçimi olarak kodluyoruz giderek. Hunharca katledilmek. Başka bir ölüme yazgılı değiliz sanki bu topraklarda. Değerlerimizi, yüreğimizi, vicdanımızı, adalet duygumuzu, masumiyetimizi katlettikçe ölüm soğutuyor bizi. Unutkanlaştırıyor. Ölüm ve sonsuzluk algısına büyükannelerimizden ilk işittiğimiz duaların ortak iç sesiyle dönebiliriz yeniden. Ayrım yapmadan yaşatabilmek için…

Kadının bir rolü de adanmışlık olmalı. Bize bireysellik adına tu kaka edilen bir adanmışlık ruhundan bahsediyorum. Ancak bir kadın verebilir kendini teklifsizce. Gönülden. Bağrından. Ve ancak bir kadın kucaklayıp kapsayabilir toprak gibi, tüm kalanları… Ve ancak bir kadının ‘hal dili’ ifade edebilir ötekinin özdeşleşebileceği türden bir acıyı. Vermeyi yeniden öğreneceğiz. En yüce birikimlerimizi, en vazgeçilmez hazinelerimizi paylaşmaktan bahsediyorum. Umudumuzu, hayallerimizi, arzu ve korkularımızı… Toprağın örttüğü cevherleri birlikte bulacağız. Paylaşmadan çoğalamıyoruz çünkü. Nefret ve kinin dili durmaksızın azaltıyor bizi. Her şeyi kendine ayıran, ben’ci, kendine dönük bir dili var nefret ve intikam dilinin. Bizi hep bölüyor kaba saba.

Şeylerin masumiyetine ancak adanmışlıkla gelen bir odaklanmayla, böyle hesapsız bir derinleşmeyle ulaşabiliriz yeniden. Hikâyeyi birlikte işittirmeyi öğreneceğiz. Masallar anlatacağız gerektiğinde. Kimsenin inanmadığı, naif bulduğu öyküler… Çünkü niyetlerin saflaşması, arınması, sahih olması buna bağlı biraz da. Toprağa gömdüğümüz dilin kadim alfabesini kazıyacağız yeniden. Ümmi olacağız hep birlikte. Hakkını ararken, haklıyken bağışlamayı deneyeceğiz. Haksızken özür dilemeyi deneyeceğiz. Toprağın mahremine hürmet etmeyi hatırlayacağız. Onun altında ve üstünde olan her şeye şahitlik ettiğini ‘işitebilmek’ için başka yolumuz yok.

Böyle yapacağız, çünkü hep birlikte bahçeye dönebilmek dışında bir ‘çözüm’ yok bizler için. Seven ve sevilen olabilirsek, özne ve nesne iç içe geçecek. Şimdi ise bitip tükenmez çatışma dönemleri boyunca bizden aynı anda hem katil hem maktul olmamız isteniyor. Bunun imkânsızlığını artık göstereceğiz.

İnanıyorum ki, vakit gelecektir. Ve ipek böceğinin kozasından çıkması gibi, toprak ‘ana’nın tanıklığıyla dirilteceğiz barışın anadilini ve yeniden yapacağız dünyanın anlamını.

29 Eylül 2012, Cumartesi

~ tarafından Hayata Dair Notlar 30/04/2012.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: