Sonbaharda Aladağ’ı Keşfetmek

2007-09-30 10:39:00 Erken sonbaharın Eylül’e sirayeti, insan ve yaşam için olgunluk sonrası hüzün başlangıcı gibidir. Bu sebeple Eylül melankolik, kırılgan ve alıngan bilinir. Eylül’de yazılmış kimi şiirlerin verdiği mesajın daha dokunaklı, sonbaharda çekilmiş fotoğrafların daha sakin ama buna mukabil daha rengârenk olduğu söylense, buna kimin itirazı olur?

Konfad üyesi on arkadaşımla birlikte, Yerköprü Şelalesi’nde sonbaharın fısıldadığı ne varsa can kulağıyla dinleyeceğim. Niyetli olduğum için Aladağ yamaçlarının dillere destan üzümünü, şeftalisini yerinde tadamayacağım, ama iftar sonrasına bırakabilirim. Yöre ile anılır olmuş kiraza ise çare yok. Mevsimi geride kaldı onun.

Önce Yerköprü olarak belirlediğimiz fotoğraf alanının giderek genişleyeceğini hesap edemiyoruz. Fotoğraf gezileri böyle oluyor nedense. Bir tür fotomaratona dönüşüyor çoğu zaman. Yol güzergâhımız gidişte Konya, Güneysınır üzerinden; Karaman asfaltı, Güneysınır, Armısın, Kayaağzı, Habiller, Sağa ve Yerköprü Şelalesi. Buna hesapta olmayan ama iyi ki gitmişiz dediğimiz Çiftepınar ve Dülgerler Köylerini dahil ediyoruz.

Sabah toplanmamız geç de olsa bizi bekleyen 110 km.lik yola koyuluyor, fotoğrafa elverişli gördüğümüz kimi yerde kısa molalar veriyoruz. Yollar oldukça dar ve onarıma ihtiyaç duyuyor. Kayaağzı köylülerinin “kumpir” hasadı yaptığı bölgede fotoğraf için duruyoruz. Bizi arabasıyla yakalayan civar köylüsü Zeki Erim, Orman Müdürlüğünden emekli olmuş. Habiller Köyü’nden. “Çirkin Hasan Suyu” üzerindeki kıvrımlı ve dar yol ile az ilerideki tepelikten geçen yolun genişletilmesini ve güzergâh boyunca gördüğümüz çukurların düzeltilmesini istiyor. “Buralarda trafik kazaları eksik olmaz, yazın bunları” diyor. Not alıyoruz söylediklerini. Yolun altındaki kumpir tarlasında yoğun bir söküm çalışması görüyoruz. Tarlaya inip, fotoğraf çekmek için izin istiyoruz. Birkaç aile çoluk-çocuk traktörün işi kolaylaştırdığı tarlada hararetle patates söküyorlar. Hele kadınlara hal hatır sormaya gelmiyor. Bizi televizyoncu zannedip, kumpirin para etmediğinden yakınıyorlar. Oy verdikleri partinin emeklerini görmelerini istiyor birisi hararetle. Tarlanın içinde utangaç çocuklar biraz sonra bize iyiden alışıyorlar. Sabahın 08.30’u. Yarım saat kadar kalıp ayrılıyoruz. Kaptanımız Ersin, âlem adammış. Bir dediğimizi iki etmiyor.

Güneyin yollarında birbirine yakın çok sayıda çeşme görüyoruz. Yağışsız geçen kurak aylardan sonra hepsinin akmasını beklemiyoruz elbette. Aladağ’a uzanan yamaçlarda, başka yerlerde göremeyeceğimiz kadar üzüm bağları dikkatimizi çekiyor. Bağlar bozulmuş çoktan buralarda. Buğday cinsinden ekim alanı, bölgenin coğrafyası sebebiyle oldukça az.

Göksu Vadisi’ne, Yerköprü’ye ulaşıyoruz. Devasa şelaleden çağlayıp akan suyu tepeden izleyip çalışmamıza başlıyoruz. Suyun en yüksek debiye ulaştığı dönem bahar mevsimine isabet ediyor (Mart-Mayıs arası 1800/sn.). Şelâle civarında biri şahsa ait iki tesis var. Diğeri Konya Büyükşehir desteğiyle yapılmış. Son derece güzel, kamelyaları ve büfesi bulunan tesisin yapımına baharda başlanmış. Bitki dokusunun rengârenk hale dönüşünü yani bir ay sonrasını hayal etmeden geçemiyorum. Burada alabalık ve kahvaltılık türünden karnınızı doyurabiliyorsunuz. İsmet Uzer size yardımcı olacaktır.

Ekibimiz dağılıyor. Ben nehir yatağının üzerindeki yoldan yürüyorum. Buradaki tek evin sahibi Hacı Hüseyin ile tanışıyorum. Evin önündeki piknik masasına kurulup ehl-i sohbet 75’lik bu adamı dinliyorum. Ev ile nehrin ayırdığı kiraz tarlasının uzun hikâyesini anlatıyor. Önceki yıl şeftali ekili arazisinin sel suları altında yok oluşunu, kendi imkânlarıyla yaptığı işleri heyecan içinde döktürüyor. Kolumdan tutup, şelale başına kadar götürüyor. Burada yapılması gereken işi özetliyor yaşlı amca: “beş vakit namaz kılacaksın, ağaç dikeceksin.” 10 senedir meyve işiyle uğraşan amcanın sahip olduğu meyve ağacı sayısı tam 2500. Tamamı kiraz ve şeftali ağacı. Kiraz hasadı Haziran’ın 5’in başlayıp Ağustos’un 15’ine kadar sürüyormuş burada. Bu yıl Aladağ’dan 15 tır yüküyle Hollanda’ya kiraz yollamışlar söylediğine göre. Hadim İlçesini dünyaya meşhur eden kirazın hikâyesini soruyorum. Heyecanla anlatıyor. Buraya yakın Küplüce Köyü’nde bir adam 15 sene evvel arazinin kiraz dikimine uygun olduğunu öğrenmiş. Bakmışlar ki bu iş olacak, civar köylüler, üzümü de ihmal etmeden meyveciliğe girişmişler. Para kazanıp kazanmadıklarını soruyorum. “Allah var” diyor, “çok para kazandırdı ağaç bize, ondan dedim ya, beş vakit namaz kılıp ağaç dikeceksin diye.” “Niyetli olmasaydınız da, çay demleseydim size keşke” diyor Hacı Hüseyin. Meyvecilik sohbetinin üzerine, şelâleye yakın “Işıkini Mağarası”nı ve yolunun kötü olduğunu anlatıyor. Dünyanın en uzun ikinci mağarası olduğunu ve şimdilik dağcıların ziyaret ettiğini sözlerine ekleyip, Yerköprü Şelâlesi’nden Karaman yoluna çıkan güzergahı sıralıyor: “Dülgerler Köyü-Göynükkışla-Çuna-Zaladın-Kızılca. Sonra direk Karaman yolu’na çıkarsın.” Oturduğumuz sekinin altındaki yola bakarak, “pek de tekin değildir yollar” diye düşünüyorum.

Şelâle altına yakın yerde ayaklarımız soğuk suyun içinde keyif yapıyor, fotoğraf çekiyoruz uzunca bir süre. Çevresi muhteşem güzellikte. Geldiğimizden beri tesisin yukarısında, kartal yuvasını andıran tepedeki evlere bakıp duruyorum. Aşağıdan bakınca muhkem bir kale görüntüsü veriyor burası. Tahminime göre eski bir yerleşim alanı olmalı. Şelâleye gelen yolun kilometrelerce ilerisinden de görünüyor. İkindi sonrası, geziyi hemen bitirmek istemiyoruz. Kısa bir istişareden sonra Kaptan Ersin arabayı dağa doğru sürüyor. Tozlu topraklı yoldan ilerleyip köye ulaşıyoruz. Burası 30 haneli Çiftepınar Köyü. Köyün yaşlıları cami avlusunda oturuyorlar. Hemen dikkatlerini çekiyoruz. Taş yapılı, sıvasız evlerin arasına dağılıyoruz. Evlerden birinin önünde pekmez kazanı ocaktan henüz indirilmiş. Sıcacık. Köyün ekonomisine küçük katkılar yapıyoruz. Şekersiz, doğal Aladağ üzümünden yapılmış, üstelik taptaze pekmezi nereden bulacaksınız. İnsanlarla hemen kaynaşıyoruz. Yaşlılardan biri bize, yukarıdaki köye muhakkak gitmemizi söylüyor. Kiliseden bozma bir cami varmış. Akşam olmadan geri dönmek niyetindeyken, biraz da benim ricamla daha yukarıda bulunan köye gitmek üzere buradan ayrılıyoruz.

Dülgerler Köyü’ne girdikten sonra ilk işimiz söz konusu camiye gitmek oluyor. Köyün tek camisi köylünün dediği gibi kiliseden bozma değil. Duvarlarında ve önündeki çeşmede bol miktarda, muhtemelen Hitit veya Roma dönemine ait işlenmiş taşlar görüyoruz. Cami ve çeşme etrafında dolaşıp tek tek çekiyoruz bunları. Tam karşıdaki okul binasının avlusunda hareketlilik göze çarpıyor. Konya usulü pilav hazırlığı bu. İftar için. Vakit yakın ve teklif de gelince kalmaya karar veriyoruz.

Köyün centilmen muhtarı Hasan Hüseyin Büyükünlü, bana köy hakkında detaylı bilgiler veriyor. Dülgerler köyünün önceki adı “Düverler” imiş. Karamanoğlu Mehmet Bey’in annesinin bu köyden olduğunu ve yakın zamana kadar ona ait bir evin bulunduğunu belirtiyor. Bildiği kadarıyla bu adın “Oğuz boylarının” birinden geldiğini, Romalılar döneminde ise köyün adının “Artenada” olduğunu söylüyor. Genç muhtar, köyü hakkında epeyce bilgili. Burası vaktiyle en eski yerleşim alanlarından biriymiş. Üç şehirden oluşan yörede en varlıklı yer bu köymüş. Göynükkışla Köyü’nün zamanında askeri üs olarak kullanıldığını söylüyor. Civardaki diğer iki köy Manyan ve Bağdatkırı da bu önemli yerleşim alanını çevreliyor. Okulun olduğu yerde büyük bir yıkıntı olduğunu ve inşaat sırasında çıkan kabartma taşların cami ve çeşmenin yapımında kullanıldığını ifade ediyor muhtar. Çıkarılan buluntulardan dört tanesi okul bahçesinin içinde. Fazlaca zarar görmemiş mermerden bir aslan, üzerinde insan kabartmaları bulunan iki mezar taşı ve irice bir balık kabartması işlenmiş dikdörtgen bir mermer bulunuyor burada.

Arkeoloji Müzesinden ve diğer yerlerden gelen uzmanların anlattığına epey dikkat kesilmiş anladığım kadarıyla. Köyde Hitit, Yunan, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı izleri bulunduğunu, köyün altında ise devasa Işıkini Mağarası’nın yer aldığını sözlerine ekliyor. Burada kazı yapılması halinde her yerden tarihi bir şey çıkacağını ve açık hava müzesi yapmak istediklerini söylüyor.

Dülgerler’in sakinleri konuksever insanlar, çok da cana yakınlar. Aniden gelen rüzgâr köyü toza boğuyor. Dışarıdaki sofralar iki sınıflı okul içerisine taşınıyor hemen. Akşam ezanıyla birlikte susuzluktan yanıp kavrulduğumuz günün iftarını su ile açıyor ve Konya usulü pilav ile karnımızı doyuruyoruz. Ardından Muhtar Hasan Hüseyin Bey’in evinde içtiğimiz çay yorgunluğumuza çare oluyor. İkindi sonrası dönüşe ayarlı fotomaratonumuz, yeni gördüğümüz insanları, köyleri tanımış, fotoğraflamış olarak sona eriyor. İyi ki gelmişiz buralara. Karanlığın bastırdığı Aladağ’ın adeta gizlenmiş yollarından Konya’ya doğru yola çıkıyoruz.
Geziye katılan fotoğrafçı arkadaşlarımız, Hacer Türktemiz, Nimet Türktemiz, Mustafa Karaçelebi, Hasan Karaca, Halis Peker, Adem Karakaya, Tahir Azman, Bilal Solak, Günseli Demirok ve kaptanımız Ersin’e, güzel ve uyumlu yol ahbaplıkları için teşekkür ediyorum.

~ tarafından Hayata Dair Notlar 31/12/2007.

Bir Yanıt to “Sonbaharda Aladağ’ı Keşfetmek”

  1. ben aladağda tam 375 gün kaldım insanı çok iyidir hele şelalede hüseyin dedeyi görün sizi çay kahfe içmeden bırakmaz biyere bu arada ben buradan size bi öneride bulunayım aladağa şöförlük kabiliyeti çok iyi olan bi arkadaşla gidin yollar çok bozukk ve virajlı ama ben aladağı seviyorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: