Rumkale, Fırat ve Siyah Gül


2007-09-07 21:58:00
Perşembe gecesi. 31 Ağustos.
Yavaş adımlarla tren garına yaklaşıyoruz. Hayatın heyecanını âdeta yitirmiş bir ses tonuyla, istasyon görevlisinin hiç de hoşumuza gitmeyen anonsunu işitiyoruz uzaktan:
“Saat 10’u 20 geçe hareket edecek olan Toros Expresi, 12’ye çeyrek kala gelecektir.” Oysa gündüz değil. Milletin anlayacağı bir lisan işte bu diyoruz. Çaresiz garın önündeki çınar ağacının altında çaylarımızı yudumlarken, memleketin gündemini tartışıyor, yapıp yıkıyoruz.
Toros Expresi ile doğuya en son yolculuğumun üstünden 20 sene geçtiğini hatırlıyorum. Osmaniye’ye bir akraba ziyaretiydi. Bu defa, Konya Fotoğraf Amatörleri Derneği (KONFAD) olarak Usta Fotoğrafçı Ömer Lütfi Bakan, ben, gazetemiz yazarı Mustafa Karaçelebi, ve hayli genç ve fotoğraf konusunda ümit vadeden İbrahim Karaçelebi, trenle Gaziantep’e, oradan Birecik üzerinden Halfeti’ye gideceğiz. Daha önce Mardin ve Habur’u görmüş biri olarak Halfeti’yi gözümde canlandırmaya çalışıyor sonra vazgeçiyorum.
Seyrüseferi ile donanımına bakarak, biraz da abartıyla “Red Kid zamanından kalma” diye ağzımdan kaçırdığım tren nihayet istasyona geliyor. Gecenin bu vaktinde yığınla insan telaş içinde yerini buluyor çoktan. Yerimiz pulmanda. Yolculuğun ne zaman nihayetleneceği konusunda rivayetler dolaşıyor ortalıkta. Bir anne, vagonun orta yerinde hiç uyanmayacakmış gibi uyuyan dört yaşlarındaki çocuğunun yanından geçen yolcuları kolluyor. Altına boyu ölçüsünde bir sünger koymuş. Sağ başparmağını sağa sola her dönüşünde ağzına alan çocuğuna mukayyet olma endişesi ile bölünüp duruyor uykusu kadının. Tren, Gaziantep’e kadar tam otuz dört durağın kimi uzun ekserisi kısa misafiri olacak. Ereğli’ye kadar direnen uyanıklığımız, gözlerimizin uyuşmasına bırakıyor kendini. Ne zaman bir durakta dursa tren, Ağustos sıcağı tamamı dolu vagona saldırıyor. Bütün pencereler açık. Ara sıra, eski istasyon binalarının ruhuna aykırı yenilenmiş tabelalarını okuyup, dönüşte vagonda unuttuğum not defterime yazıyorum. Gecenin, trenin ve inip binen yolcuların türkülerini yazmıştım oysa. Ömer Bakan, uyanık kaldığı her vakitte vagon arasına çıkarak hıncını sigaralardan çıkarıyor. Haritaya bakıyor, yolculuğun bir asır süreceğini söylüyorum ona. Yine de benim kadar şikâyetçi değil. Şu zamanda böyle “ekispiresler”in varlığına bir anlam da veremiyoruz. Her durakta artık bana bile lüzumsuz gelen sözleri tekrar edip duruyorum: “Galiba raylara boylu boyunca uzanmış kutsal bir inek var.”
Çakmak, Ulukışla, Pozantı, Yenice derken havası anormal rutubetli Adana’ya ulaşıyoruz. Sabaha karşı insanlar yorgun bir halde vagonları boşaltıyorlar. Trenin tuvaletleri tıkalı, musluklarda su yok.

Cuma sabahı. 1 Eylül.
Osmaniye güzergâhında, yol boyunca uzanan mısır tarlalarına güneşin ilk ışıkları vuruyor. Ortalık hareketleniyor. Benim Zeynebin, Karaçelebi Amcası’ndan başka keyfini kaybetmeyen yok. Fevzipaşa’da lokomotif değiştiren tren, Narlı’ya kadar bizi gerisine almış olarak gidiyor. Maraş’ın Türkoğlu istasyonundaki kısa duruşta Karaçelebi, bıçağın kesmekte zorlandığı bir kutu dondurma ile dönüyor vagona. Canımıza değiyor.
Öğle vakti nihayet Gaziantep’teyiz. Kısa bir ihtilafın ardından taksi tutup otogara varıyor, perondan ayrılmak üzere olan bir dolmuşa biniyoruz. Şehir çıkışında arabaya binen hırpani tipli iki “kanka”nın komik tavırlarını seyrediyoruz İbrahim’le. İyi de göremiyoruz günahları boynuna ama, kafalarını dizlerine indirip burunlarını çekip duruyorlar dolmuştan indikleri Nizip’e kadar. Karaçelebi, yanına oturan delikanlı ile muhabbet ediyor. Vaktiyle Birecik’te öğretmen iken öğrencisi olduğunu öğrenip keyfini arttırıyor. Nizip’i geçip yarım saat kadar sonra ulaştığımız Birecik’te, Fırat kıyısına yakın Cevat Usta’nın yerinde alıyoruz soluğu. Buraya has “haşhaş kebabı”nı afiyetliyoruz. Zehir gibi acısı olacağını düşündüğüm bu yöresel yemeği ve Cevat Usta’nın dükkânını fotoğraflayıp bilgiler alıyoruz. Aslında o işi Mustafa Karaçelebi yapıyor. O bu işlerin adamıdır. Yemek, olacak iş değil ama dokunmuyor bana. Çay faslından sonra, adaşı ve eski görev yerinden arkadaşı Mustafa Öğretmenin arabasına biniyoruz. Bizi Halfeti’ye götürecek. Fırat Nehrini geçiyor ve yer yer, meyvesi pembe-kırmızı renkli fıstık ağaçlarının çevrelediği rampalı yola düşüyoruz. Hasat zamanıymış. 25 kilometre boyunca tepe yamaçlarında seyrek fıstık bahçeleri görüyoruz. Eski Halfeti’nin Fırat suları altında kalmasından sonra insanların göç ettiği Yeni Halfeti’deyiz. Burası tipik Anadolu bozkırı. Yeni yerleşim alanı olduğundan sessiz, kendini kavurucu yaz sıcağına bırakmış hayalet bir kasaba. Etrafta nerdeyse ağaç yok. 8 kilometre sonra son tepeyi aşınca, kıvrımlı büyük bir vadi içinde ve dağların arasına yayılmış göleti görüyoruz. Eski Halfeti göletin sağında, artık nehir olmaktan çıkmış Fırat’ın kenarında kurulmuş. Dolambaçlı yoldan aşağıya iniyor ve kasaba meydanına, fotoğrafçılar için hazırlanmış alana ulaşıyoruz. Konya Garı’nda gecenin ilk dakikalarında başlayan yolculuğumuz Halfeti’de 15.30’da nihayet buluyor. Tam 13,5 saat…
Katılacağımız etkinliğin adı, “Fırat Fotoğrafçılar Buluşması”. Bugün Cuma. 31 Ağustos. 2 Eylül Pazar akşamı bitecek buluşmaya Gaziantep Fotoğraf Sanatı Derneği (Gafsad) ve Gaziantep Üniversitesi Fotoğraf Kulübü (Güfok) öncülük ediyor. Evsahibi Halfeti Belediyesi. Türkiye’nin farklı yerlerinden gelen 150 kadar fotoğrafçının kayıt masasına isimlerini yazdırdıklarını öğreniyoruz. Hiç de azımsanmayacak bir sayı bu. Kartlara isimlerimiz yazılıyor boynumuza takıyoruz. Onca yolu katetmeyi göze almanın adı fotoğraf tutkusundan başka bir şey değil.
Ekipten ayrılarak, Fırat kenarında kısa bir gezintiye çıkıyorum. Karşıma çıkan yaşlı bir amcaya çeşme aradığımı söylüyorum. Beni ara sokaklardan birine götürüyor. Cami önündeki çeşmede yüzümü yıkayıp, su dolabından buz gibi su içiyorum. Oradan buradan, Halfeti’ye niçin geldiğimizden konuşuyoruz. Bahçeden kopardığı iki avuç dolusu bal gibi tatlanmış inciri ikram ediyor Ahmet Amca. Park alanına dönüşte, parmağı ile bir evi gösteriyor. “Bak” diyor, “şu gördüğün benim evim. Bir şeye ihtiyacın olursa gel olur mu?” hoşuma gidiyor buranın yerlisiyle kurduğum ilk diyalog.
Akşama yakın Gafsad adına bir görevli tarafından, etkinlik takvimi okunuyor, açılış konuşmaları yapılıyor. Bu kadar renkli simayı hayatında belki de ilk kez gören Belediye Başkanı kısa tutuyor konuşmasını. Boyunlarda asılı profesyonel fotoğraf makineleri, kafalara sarılmış bandanalar, türlü türlü görünüşte insanlar… Sonra diğerleri, usta fotoğrafçılar söz alıyor. Nehire dik uzanan iki geniş duba lokanta yapılmış. Akşam güneşi ufukta kaybolurken, Fırat’a yansıyan günün son kızıl ışıklarıyla dubaların lambaları suların üstünde müthiş bir ahenk oluşturuyor. Yemekte lahmacun ve ayran var. Birbirini yıllardır görmeyenlerin derin sohbeti, birazdan başlayacak gösteriler için kesiliyor. Toplam 6 gösterinin ardından kısa bir söyleşi yapılıyor. Yemek sonrası kurduğumuz çadırda uyuyacağız. Parkın üst kısmında misafirlere ait yirmi kadar çadır var. Kimi burada, kimi de Yeni Halfeti’de önceden ayarlanmış evlerin misafiri olacaklar. Aslında kısa da olsa yörenin yaşam biçimi hakkında bir şeyler öğrenmek için ben de bir evin misafiri olsam diye düşünüyorum. Fakat Fırat’ın kenarında açık havada uyumak düşüncesi ağır basıyor. Yığınla insanı evlerinde misafir etmek, Halfeti halkının konukseverliğini anlatmaya yetiyor. Alan tenhalaşırken bastıran uykuma yenik düşüyorum. Sabah güneş doğmadan kalkılacak ve Rumkale’ye 3 saatlik bir tekne gezisi yapılacak. Dingin olmak lazım.
Cumartesi. 2 Eylül. Sabahın 06.00’sı.
Ömer Bakan, çadırın dışında ince bir serginin üstünde uyuyor. Baba oğul çoktan uyanmışlar. Malzemelerimizi yanımıza alarak küçük teknelere doluşuyoruz. Etkinlik sonuna kadar sürecek “fotomaraton” burada başlıyor. Bizim kaptan Halil, uzak köyünden gelmiş. Yanına oturup sohbet ediyorum. Oğlunun Erciyes Hukuk Fakültesini kazandığını, bir gün önce de yurt çıktığını anlatıyor gururla. Açıkçası tüylerim diken diken oluyor. Kırk yıldır tanışıyormuşuz gibi sohbete dalıyoruz. Onca imkânlara rağmen üniversite kazanamayan öğrencilerle, Halil’in hiç tanımadığım oğlu aklıma düşüyor. Tabakasını çıkarıp keyifle sarıyor sigarasını. Bizim tekne diğerlerinin içinde en yavaş ve yıpranmış olanı. Fırat’ın âdeta göle dönmüş geniş sularına sabahın kızıllığı düşüyor. Dağlar, sarp kayalıklar sararıyor. Gördüklerimin film sahnelerinden farkı yok. Fotoğrafçıların mesaisi başlıyor. Parmaklar deklanşörlere dokunuyor durmadan. 20 dakika kadar sonra, geldiğimizde fotoğrafını bir masa üstündeki broşürde gördüğüm Rumkale uzaktan görünüyor. Fırat’a cepheli kayalıklar duvar gibi düz, yüksek ve ihtişamlı. Şimdi Rumkale’nin önünden geçiyoruz. Dev gibi kocaman, devasa kayalıkların üstünde surlar ve hemen ardında 10 kadar yapı görünüyor. Kale, çok nadir özelliklere sahip bir yarımada üzerine kurulmuş. Altı kadar tekne, vaktiyle savaşa giden kadim orduların yahut korsan gemilerinin maketi gibi önümüzde ilerliyor. Yarımadayı solumuza alarak sahile yanaşıyoruz. Nehir boyunca yeteri kadar fotoğraf çektiğimi düşünüyor, nehrin karşı kıyısından da bir kare almak istiyorum. Makinem izin vermiyor. Korktuğum başıma geliyor. Şarjı bitiyor pillerin. Yürüyüşün bittiği tepede bereket ki, aralıklarla birkaç fotoğraf daha çekiyorum. Tecrübesizlik de değil aslında başıma gelen. Park alanında son anda bulduğum boş bir prizde bir saat kadar süren şarj yetmiyor. Buradan rotayı Değirmendere köyüne çeviriyor Halil Kaptan. Birkaç sakini kalmış olan bu köy de boşaltılmış. Cami minaresi üst şerefesine kadar su içinde kalmış. Manzara olağanüstü.
Üç saat süren nehir gezisi bitip de geri döndüğümüzde hazırlanmış kahvaltı tabaklarımızı alarak bir masaya kuruluyoruz.
Rumkale’nin, M.Ö. 885’te Asur kralı III. Salmanassar tarafından alınan Şitamrat şehri olduğu sanılıyor. XI. Yüzyılda Urfa (Edessa) Haçlı Kontluğu döneminde Rumkale’nin önemli bir merkez olduğu biliniyor. 1113 yılından 1292’ye kadar Rumkale Ermenileri tarafından Katoğikosluk makamı olarak kullanılmış. Bu makam, Rumkale’nin Memlük Sultanı Melik el-Eşref Halil tarafından alındığı 1292 yılına kadar burada kalmış. Kalavun zamanında Baysarı’nın komutasındaki Mısır ordusu Suriye güçleriyle birleşerek 19 Mayıs 1279’da Rumkale’yi kuşatıp ele geçirmiş. Burası; Asur, Med, Pers, Helenistik, Roma, Bizans, Memlük ve Osmanlı döneminde yerleşim görmüş. Bana pek doğru gelmedi ama, İsa’nın havarilerinden Yuhanna’nın Roma döneminde buradaki bir mağarada İncil’in nüshalarını çoğalttığına inanılmış. Rumkale tarih içinde Şimatrat, Kal’a Rhomata, Hromklay, Ranculat, Kal’at ür-Rum, Kal’at el-Müslimin, Kale-i Zerrin isimleri almış. Mercidabık Savaşı’ndan sonra 1516 yılında Osmanlı egemenliğine giren Rumkale, Halep eyaleti’ne bağlanmış. XVII. Yüzyıl ortalarında Rumkale’ye gelen Evliya Çelebi, kalenin 1516 yılında Yavuz Sultan Selim tarafından Mısır Hekimi Malik Gavri’den alınarak imar edilmeye çalışıldığını, kalede cami, han, hamam ve küçük bir çarşının bulunduğunu yazmış. Katip Çelebi ise, buranın Birecik’e bağlı, bahçe ve meyveleri bol bir kaza merkezi olduğundan söz etmiş.
Broşürden öğrendiklerimle, buranın kadim zamanlarını hayal ediyorum. Hayatlar, doğumlar, umutlar, savaşlar ve ölümlerle yoğrulmuş eski medeniyetlerin hiç ölmeyecekmiş gibi sürüp giden çabasını, yaşadığım şu an ile birleştirip, hayatın aslında sahneye konulmuş birkaç perdelik ibret görüntüleri olduğuna yeniden inanıyorum. Kale çarşısında incir, üzüm satan Asurlu bahçıvanlar, dükkanlardan ipek kumaşlar satın alan Persli kadınlar, kaleyi zaptetmek için hınçla duvarlara tırmanan Romalı askerler, burç önlerinde sevdiğini bekleyen Helen kızları, Yuhanna’ya şakirt olmak isteyen imanları gizli İsa taraftarları, evlerinin önünde oyun oynayan Memlüklü çocuklar, buradan devşirilen Enderun adayı bir delikanlı; hülasa hayalimden neşet eden kadim zamanların türlü sahneleri geçit yapıyor. İbret almak isteyenler buralarda olmalılar. Yeryüzü gezip görülmeli.
Akşama kadar serbest vakit var. Adana grubuyla Halfeti sokaklarına dalıyoruz. Küçük bir çakıyla kazınabilen, yumuşak ama iklime uygun kesme taşlarla örülmüş evleri bölen dar sokakların arasında diğer fotoğrafçılarla karşılaşıyoruz. Bir köşe başında Karaçelebi, ev sahibine sesleniyor. Galiba üzüm yıkayacak. Biri yaşlı iki kadın kapıya çıkıyor. Beş kişi harıl harıl çekime başlıyoruz. Yöre insanı yabancılık hissettirmiyor. Daha genç olanı eve girerek bir tabak dolusu üzüm ve soğuk su ile dönüyor. Buralarda insanların başkalarıyla sorunu yok.
Başka bir sokakta rastladığımız minik Halfetili sarı kız, yeni fotoğrafların konusu oluyor.
Değirmendere Köyü yolunun başladığı yerde, avlusuna kadar su altında kalmış camiye gidiyoruz. Birecik Barajının inşasından sonra büyükçe bir alan su altında bırakılmış. İnsanların bir kısmı buraları terk etmek istememiş. Ruhunu yeniden kazanmak için asırları beklemek zorunda olacak Yeni Halfeti işte bu sebeple kurulmuş. Bir kısmı devletin ödediği para ile Gaziantep’e gidip iş güç sahibi olmuşlar. Ne yazık ki, kıymet bilmez ellerin, duvarlarını saçma sapan isim ve tarihlerle kazıdığı boş cami ve onun avlusunda fotoğraflar çekiyoruz. Cami pencerelerinden içeriye, avlu duvarına bitişik Fırat sularının serinliği giriyor. Cami önünde, eskiden resmi kurum binası olarak kullanılan üç katlı yapının düz beton damında balıklar yüzüyor. Halfeti ve Rumkale’nin tarihi aynı. Halfeti, Fırat kıyısında 646 kilometrekare yüzölçüme ve 36 bin nüfusa sahip. Birecik Barajı’ndan büyük ölçüde etkilenen Şanlıurfa’nın bu güzel ilçesinin karşı kıyısı Gaziantep toprağı. Buraya bir köprü inşa edilmiş olsa, araçların Birecik köprüsünden geçmek için geri dönüp uzun yol tepmelerine gerek kalmayacak. Birecik’e kadar 25 km.lik mesafe var. Siyah gülü ünlüymüş buraların. Fakat hiç görmedik. Ziyaretçiler başta Rumkale olmak üzere, Aziz Nerses Kilisesi, Barşavama Manastırı, Değirmendere Köyü, Kral Kızı Manastırı, Saylakkaya Köyü ve sarnıçları, Bey Konağı, Kanneci Konağı, Hamamlı Ev ve Çekem’i görebilirler. Halfeti, günübirlik gezilecek bir yer değil.
Akşam yaklaşıyor. Yemeğin ardından dia gösterileri başlıyor. Ardından, bahçede kimilerinin sabaha kadar sürdürdüğü sohbetler. Ben uykuyu tercih ediyorum. Dönüş var yarın.
Pazar. Sabah 09.00. Bir gün önce ayarladığımız dolmuş parkta bizi bekliyor. Doğrudan Gaziantep’e gidecek olmamız rahatlatıyor bizi. Eşyalarımızı toplayıp Birecikli güleç yüzlü kaptanımızın dolmuşuna binmeden önce hatıra fotoğrafları çektiriyoruz.
Üç günün macera dolu tatlı yorgunluğu, tren Konya Garı’nda durduğunda sona eriyor. Anlıyorum ki Rumkale, Fırat ve Siyah Gül, Halfeti’nin adıdır.

~ tarafından Hayata Dair Notlar 31/12/2007.

2 Yanıt to “Rumkale, Fırat ve Siyah Gül”

  1. Ben bir Antepli olarak göremedim Rum Kaley’i gerçekten utanıyorum ama bu hafta sonu gezi planladık ve de gidiyoruz. Bende görücem artık o mükemmel yerleri fotoğraflarını gördüm şaşırdım resmen. Tarihimizin bıraktığı o güzelim izleri ve o harika doğanın mükemmeliğinden nasıl olurda haberim olmaz. gerçekten utanıyorum ama ben gideceğim ve herkes gitsin ve görsün ki göz ardı edilmeyecek kadar harika bi yer olduğunu

  2. İçten bir yorum eklemişsiniz yazıma. İlginize mutlu oldum. Halfeti size çok yakın. Sabah gün doğmadan evvel orada olun, atlayın bir tekneye ve görün güzellikleri.

    http://www.halfeti.bel.tr/icerik.php?hid=23

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: