Tarihe Hürmet

index_r2_c7.gif

Ahmet Mithat Efendi, M. Şemseddin Günaltay ve hemşehrimiz Mahmud Es’ad b. Emin Seydişehrî’nin aynı adı taşıyan ve bizce hepsi de birbirinden üstün eserleri Tarih-i Edyân’lar üzerinde çalışmalar yapıyordum. Ara sıra da hem telkin ettiği huzur, hem de çalışma ortamının rahatlığı sebebiyle Yusuf Ağa Kütüphanesine sık sık uğradığım olurdu.
Bilenler bilirler, Yusuf Ağa Kütüphanesi, içerisinde matbu yeni harflerle yazılmış Türkçe eser bulunmayan ve nâdir eserleri bünyesinde taşıyan bir hazinedir. Ne yazık ki orada istenmeyen olaylar yaşanmış ve çok sayıda ender yazma eser çalınmıştı. Bu olayın adlî seyrinin nasıl neticelendiğini bilmiyorum. Lâkin yapılan hırsızlık gerçekten de kültürümüz adına esef vericiydi. Böyle konularda hassasiyetiniz varsa iş kanınızı dondurmaya yeter de artar bile. Sonradan burası ziyaretçilere kapatıldı. Ancak akademik bir çalışma yapıyor ve mutlaka buradan bir eser incelemek istiyorsanız önce Yazma Eserler Kütüphanesi’ne gidiyor, görevlilere talebinizi iletiyorsunuz. Onlar da size uygun bir zaman için gün veriyor ve birlikte Yusuf Ağa’ya gidiyorsunuz. Burası şimdilik bu şekilde hizmet veriyor. Bildiğim kadarıyla durum böyle. Çünkü en son gittiğimde kütüphanenin görevlisi bunları anlatmıştı bana. Son ziyaretçinin de kendim olduğumu sanıyorum.
İki sene kadar evvel bir kış günüydü. Yusuf Ağa Kütüphanesi’nde bir masanın başına oturmuş elimdeki Osmanlıca metni çözmeye çalışıyordum. Kapı açıldı ve içeriye yaşlı bir beyefendi çekingen bir şekilde girdi. İzin isteyip içeriyi görmek istediğini söyledi. Görevli kibarca buyur etti. Bir süre etrafa bakındı adam ve kart çekmecelerinden birini çekip incelemeye başladı. Sonra görevliye dönüp Türkçe bir eser olup olmadığını sordu. Görevli, “Efendim dedi, burada Eski Türkçe, Arapça ve Farsça yazılmış kitaplar bulunur.” Adamcağızın yüzünü hüzünlü bir ifadesi bürüdü ve ‘‘ ben emekli bir öğretmenim ve ne yazık ki buradaki hiçbir kitabı okuyacak bilgim yok, tabii ki Osmanlıca olanlarını kastediyorum diğerlerini zaten bilmem mümkün değil’’ dedi. Sonra da ekledi : ‘‘ Ne kadar ayıp değil mi?” Ve ardından çıkıp gitti.
Benzer bir utanma hissini epeyce önce, bir televizyon programında değerli yazar Engin Noyan’ın ağzından duymuştum. İstanbul’da bir Japon misafirini gezdirmektedir Engin Noyan. İkisi bir anıt eserin önündedirler. Misafir gözünü kitabeye dikmiş meraklı ve hayranlık ifade edici gözlerle bakıp durmaktadır. Ev sahibinden kitabeyi okuyup tercüme etmesini rica eder. Sonrasını şöyle anlatmıştı Engin Noyan: “O anda ne yapacağımı bilemedim. Kitabeyi okuyacak bilgim yoktu. Yüzüm kızardı utancımdan ve bilmediğimi söyledim. Bunun üzerine Japon dostum “ama dedi, bu sizin atalarınızdan kalmış bir eser değil mi, nasıl bilmediğinizi söylersiniz?”
Evet sevgili okuyucu. Vaziyet ne kadar vahim değil mi? Bendeniz matbu eski harflerle yazılmış bir eseri okuyabilecek kadar bilgi sahibi olduğum için acizâne kendimle gurur duyuyorum. Bana emeği geçenleri minnetle andığımı söylemeden de geçemem.
Eski Türkçe’yi bilmenin önemine dair burayı meşgul etmek niyetinde de değilim. Mesele zaten çok açıktır.

~ tarafından Hayata Dair Notlar 29/01/2007.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: