Tarihten Fotoğraflar

•29/10/2017 • Yorum Yapın

 

Reklamlar

İstanbul’da müstesna bir gün…

•29/10/2017 • Yorum Yapın

11 Haziran 1914…

İLK FETİH

KUTLAMALARI

Osmanlı, İstanbul’un fethini, II. Meşrutiyet sonrasında, 1910’dan itibaren kutlamaya başlar. Ancak I. Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde, 1914’teki kutlamalar, gerçek bir doruk noktasıdır.

Popüler TARİH / Mayıs 2003 /Vahdettin Engin

 

  1. Meşrutiyet önce­sinde, bu tür alışkanlıklar, böylesi bir gelenek de yoktur

İstanbul’un fethinin yıl­dönümleri, II. Meşruti­yet dönemine kadar herhangi bir kutlamaya vesile teşkil etmez. Esas itibariyle, II. Meşrutiyet önce­sinde, bu tür alışkanlıklar, böylesi bir gelenek de yoktur. 1908 yılından sonra ikti­dara gelen İttihat ve Terakki Cemiyeti, bu tür anlamlı gün­leri kutlamayı bir gelenek ha­line getirmek ister. Örneğin, İkinci Meşrutiyet’in ilan günü olan, Rumi 10 Temmuz 1324, Miladi 23 Temmuz 1908 tari­hi, ‘millî bayram’ ilan edilir, İttihat ve Terakki iktidarının dünya görüşü, milli de­ğerleri sahiplenme­yi öngörmektedir. Bu nedenle, söz ko­nusu dönemde, mil­li hassasiyetler ön plana çıkarılır.

1910 yılın­dan beri, fethin yıldönümü kutlanmaktadır

Bu bağlamda hayata geçirilen bir uygulama da, İstanbul’un fetih gününde kut­lama törenleri yapılması olur. Bu kutlamaların en görkemli­lerinden biri, 1914 yılında yapılan törenlerdir.

Esas itibariyle, 1910 yılın­dan beri, fethin yıldönümü kutlanmaktadır. Ama 1914 yılındaki kutlamalar, gerçek­ten çok muhteşem olur. Dö­nemin gazetelerinin belirttiği­ne göre, kutlamalara yüz binin üstünde bir topluluk katılır.

 

Tarih farklılığı…

İstan­bul’un fethi 11 Hazi­ran’da kutlanıyordu

‘Fetih günü kutlaması’ de­yince, bir konuya öncelikle açıklık getirmekte fayda var: Osmanlı, İstanbul’un fethini, günümüzde oldu­ğu gibi, Miladi 29 Mayıs’ta değil, Rumi 29 Mayıs’ta kutluyordu. Hal böyle olunca, tö­renlerin gerçekleş­tirildiği Rumi 29 Mayıs günü, Mi­ladi olarak, 11 Haziran’a denk ge­liyordu. Yani daha açık bir ifadeyle,  İstan­bul’un fethi 11 Hazi­ran’da kutlanıyordu.

Nitekim o dönemde Fransızca yayımlanan ve Mila­di takvimi temel alan ‘Monite­ur Oriental’ gazetesinin, fetih günüyle ilgili olarak, “11 Hazi­ran 1453; İstanbul’un fethinin yıldönümü kutlanıyor” başlığı­nı kullandığını görüyoruz.

Çok görkemli geçen 11 Haziran 1914 tarihli kut­lamalar, dönemin gazetelerinde geniş bir şe­kilde yer almıştır…

 

Tanin’deki haberler

Şimdi, Ta­nın gazetesine yansıyan ha­berlerden tö­renin gelişimi­ni adım adım izleyelim:

“Dün, İstanbul müstesna günlerinden birini daha yaşadı. Yakın vakte ka­dar milli heyecanın bu kadar beliğ bir misaline tesadüf ede­memiştik. Fetih gününün ebe­di bir yadigârı olmak üzere, günümüze kadar ge­len Ayasofya ile Fa­tih’in türbesi arasın­da yer alan bütün caddelerde, dükkan­lar kapanmış, pen­cerelerden, kapılar­dan bayrakların kır­mızı ve beyaz dalga­ları taşmış, havanın çok kötü olmasına rağmen, bütün halk takım takım yolla­ra düşmüştü.”

Haberin sonraki paragraf­larında, Tanin gazetesi muha­biri, şiddetli yağmur altında, caddelerde ilerlemeye çalışan İstanbul halkının nasıl zaman zaman bir saçak altına sığındı­ğını, sonra hava yeniden açtı­ğında, ‘yolların nasıl geçilemeyecek kadar dolduğunu’ aktarır.

En önde, üç Yeniçeri

Daha sonra Ta­nin gazetesi muhabi­ri, törenin bütün ay­rıntılarını okurlara tek tek aktarır:

“Merasim ka­filesi, program dahilindeki ter­tibat ile Ayasofya’dan Fatih’e doğru hareket etti. Bu milli ve dini kafilenin en önünde, Os­manlı tarihinin canlı bir gölge­si şeklinde, üç yeniçeri gidiyor­du. Sokaklarda gittikçe taşan halk, her taraftan birer parça daha artıyor ve kalabalığa bir­çok bin adetleri katılıyordu. Artık Fatih Meydanı’na gelin­diği zaman, koca meydanda insandan bir kitle, kımıldaya­mayacak bir parça meydana getirmişti.”

Resmi merasim ve konuş­malar da tek tek gazetenin sayfalarına yansır:

“Kutlama merasimine Fatih Camii’nin arka tarafında ve merdivenle­rin bulunduğu mahalde baş­lanmıştır. Evvela bu milli tö­reni hazırlayan Mehmet Ziya Bey tarafından uzun bir ko­nuşma yapılmış ve çok alkış­lanmıştır.”

 

Hamdullah Suphi kürsüde

Tanin sütunlarında, töre­nin akışı sürmektedir:

“Ziya Bey’in bu hararetli nutkundan sonra Türk gençlerinden Hü­seyin Ragıp Bey pek vatanper­verane ve uzun bir nutuk irad etmiş ve alkışlanmıştır.”

Hüseyin Ragıp Bey’in ar­dından ‘Türk Ocağı namına Hamdullah Suphi Bey’ konu­şur: “Türklük mefkuresinin ulviyetinden” söz eden, “Türk imparatorluğunun (…) Avru­pa’yı gıpta ettirecek cesaret ve cihangirlikler göstermeye mu­vaffak olacağını” vurgulayan bu konuşmada, yaklaşan sa­vaşın havasını koklamak mümkün olur…

Hamdullah Suphi’nin (Tanrıöver) ardından, önce ‘İstanbul Sultanisi 7. sınıf tale­besinden Refet Efendi’ sonra da şair Aka Gündüz ve ‘mual­lim Celalettin Arif Bey’ konu­şurlar.

 

Ömer Naci konuşuyor

Celalettin Arif Bey’den sonra kürsüye, dönemin ünlü isimlerinden Ömer Naci gelir. Güçlü bir hatip olan Ömer Naci’nin ardından, dönemin ‘Bahriye Nazırı’ Cemal Paşa irticalen bir konuşma yapar. Tanin muhabiri, bu konuşma­yı gazetenin sütunlarında ay­nen aktarır. (merakediyorum notu: hazırlayanlar merakediyorum grubu) Cemal Paşa’nın kısa söylevi, uzun bir alkış dalgasıyla karşıla­nır…

Cemal Paşa halka sesleniyor:

‘Bir milleti yükselten nedir?’

“Vatandaşlar, Türklük ve Osmanlılık ve İslamiyet alemini temsil eden Osmanlıların, bugün Türklerin en büyük hakanının mübarek kabri önünde kemal-i hicapla toplanan milletin bu utançtan kurtulması, ancak çok çalışmakla mümkündür. Ben hayatımda, büyük Fatih’in çocukluğunda geçirmiş olduğu bir olaya her zaman çok büyük önem verdim… Bir gün, Hazreti Fatih’in hocası Akşemsettin-i veli, Fatih’in odasına hiddetle girdi. Fatih hazretleri böyle sopa ile gelmesinin sebebini sorduğu zaman hocası, ‘Eğer çalışmazsan seni döveceğim’ dedi. Ey gençlik! Size hitap ediyorum. Eğer siz de çalışmazsanız Fatih’in ruhu sizi sopa ile dövecektir… Bir milleti yükselten iki şeydir: Biri dimağındaki ve diğeri kolundaki kuvvettir. Dimağındaki kuvveti uyuşanlar yalnız maddiyat ile boğuşurlar. Dimağında kuvvet olanlar ise ilim ile uğraşanlardır. Bizler daima ilme doğru gitmeli, dimağımızla uğraşmalıyız. Böyle yaparsak, her şey hasıl olur ve millet servete nail olur. Bize donanma lazımsa onun için para bulur. Ümit edelim ki, gelecek sene bugün buraya geldiğimiz zaman, bugünkü hataların silindiğini görür ve buna mukabil birçok yeni övünülecek vasıflar ile geliriz .”

Paşa’dan sonra Donanma Cemiyeti Reisi Şefik Bey, yapı­lan konuşmalarda temenni edilen başa­rıya ulaşmanın yolu­nun ve Fatih’in İs­tanbul’u fethindeki ‘hikmet ve sebebin’ yalnız do­nanma olduğunu söyler ve halkı, donanmaya yardıma davet eder… (merakediyorum notu: hazırlayanlar merakediyorum grubu) Savaş kapıdadır; İttihat Terakki iktidarı, ordu­yu güçlendirme hazırlıklarının peşindedir…

Daha sonra dualar oku­nur, Fatih Sultan Mehmet’in ve şehitlerin ruhlarına fatiha­lar okunarak tören noktala­nır.

Merasimden sonra Öğret­men Okulu öğrencileri tara­fından Fatih Marşı söylenir ve Ertuğrul Bandosu tarafından, ‘selam havası’ çalı­narak bir resmi geçit yapılır:

“Önce silah­lı Bahriye taburları, onu takiben Küçük Zabit Numune Mektebi talebesi, il­miye mensupları, Öğretmen Okulu, Darülfünun, sultani ve idadi mektebi öğrencileri, es­naf cemiyetleri birer birer geçit resmi ile Osmanlı bay­rağının kırmızı rengini selam­layarak geçmişlerdir.”

 

Hazırlayanlar : merakediyorum grubu üyeleri merakediyorum@googlegroups.com 

Kaynak : Popüler Tarih Mayıs 2003 550. yıl özel sayısı “Vahdettin Engin-İstanbul’da müstesna bir gün” başlıklı yazıdan alınmıştır.  Resim ve başlıklar yazıya eklenmiştir.

SİDDHARTA GOTAMA VE İBRAHİM BİN EDHEM

•29/10/2017 • Yorum Yapın

Yasin Çetin

Bu yazı Budhha ve İbrahim Bin Edhem’in önce hayatlarına ve sonra bu hayatlarındaki benzer figürlere yönelmiştir. Buddha ile İbrahim Bin Edhem’in hayatları arasındaki bu paralelliğin sebepleri nelerdi? İşte burada iki tarihi şahsiyetin menkıbevi anlatımlar üzerinden hayatlarının ortak noktasına odaklanacağız.

buddha

Siddharta Gotama (Buda)

SİDDHARTA GOTAMA (BUDA)

Tarihteki Buda’nın hayat hikayesi,

efsanedekinden ayrılamaz. Hikayede,

kutsal ve kutsal olmayan, yerin ve cennetin

coğrafyaları hatta gerçeküstü ve gerçek iç

içe geçer çoğu kez . “Mükemmel ve tam

Uyanış’a ulaşmadan önce, Buda bir

Bodhisattva, “Uyanış’a adanmış” bir

varlıktır.[1]

Hint kast sisteminde Brahma’lardan sonra gelen soylular grubundan bir aileye mensuptur. M.Ö. 6. Yüzyılda hayata gözlerini açan Siddharta’nın mucizevi bir yaşamı olmuştur. Annesi cinsel ilişkiye girmeden ve doğum sancısı yaşamadan onu bir ağaca dayanarak doğurmuştur. O ağaç ki birden çiçeklenir ve meyve verir. Doğum sırasında körler görmeye ve topallar yürümeye başlamışlardır. Ağaçlar çiçek açmış ve hayvanlar(kuş ve böcekler) onun doğduğu yöne yönelmiştir. Doğar doğmaz ayağa dikilmiş, tepesinde bir bulut gezindiği halde dünyanın hükümdarı olduğunu ve bir daha gelmeyeceğini ilan etmiştir. Efsane ile gerçeği nerede ayıracağımız hep bir sorun olmuştur. Tabi bu yazının amacı bu değil. Siddharta Gotama, saraydan çıktığı zaman hayat hakkında düşüncelere kapılır ve sarayı terk etmeye karar verir. Çile yolunu seçen Siddharta, bir ırmakta yıkanarak tüm diğer hayatının zevklerini ve lezzetlerini geride bıraktı. Ormanın derinliklerinde Nirvana’ya ulaşmak istiyordu. Yıllarca ormanda çile hayatını yaşarken, yoğa ve felsefe konusunda 2 alimden ders aldı. Bu yaşadığı hayatta istediği dinginliği elde edemeyince alimleri terk etti. Yemek yemeden yaptığı etkinlikler işe yaramayınca yedi ve içti. Bir gün İncir Ağacı(Bodhi Ağacı) altında düşünceye daldığı zaman istediği uyanma, hakikate ve ilhama ulaşma gerçekleşti. O artık Buda olmuştu. Istırap nedir, menşei nedir, ıstırabın yokluğuna olan nedir ve ıstırabı kaldıracak olan yol nedir? İşte Budizm bunlar üzerine kurulacaktı. Buda olduktan sonra vaaz vermeye başladı. Dönemin yaygın Hindu inancına karşı düşünceler gerçekleştirmiştir. Kast sisteminin hakimi olan Brahmalara bir darbe vuracağı için Hindular Budizm engellemeye çalışan en yaygın grup oldu. M.Ö. 5 Yüzyılda(480 veya 483’te) ölüm döşeğinde Nirvana’ya ulaştı ve hayata gözlerini yumdu. Ölümünden sonra cesedi yakıldı ve 10 parçaya ayrılan külleri Hindistan’ın farklı yerlerinde korumaya alındı.[2]

45 yıl Buddha krallara, köylülere, Brahmanlara, kast dışı insanlara, zenginlere, yoksullara, her sınıftan, renkten ve cinsten insanlara öğretisini anlattı. Onların arasında hiçbir ayrım gözetmedi. Ona göre, kadın olsun erkek olsun, brahman olsun kast dışı olsun her insan öğretisini dinleyebilir ve izleyebilirdi. Bu, onun yarattığı büyük devrimlerden biriydi çünkü yaşadığı çağda Hindistan’da çok büyük ve sert bir sınıf ayrımı vardı.[3]

Haremde hayasız bir rahatlık içinde uyuyan kadınların gürültüsüyle dünya hayatından el çekme kararı alan ve bu kararla rahatlayan Bodhisattva, kararlaştırdığı gidiş nedeniyle içleri üzüntüyle dolu onu bekleyen seyisinin ve atının yanına gitmeden önce, son bir kez karısını ve yeni doğmuş oğlunu seyreder.[4]

İBRAHİM BİN EDHEM

Laskiye'deki İbrahim Ethem'in kabri

Suriye Lazkiye’de İbrahim b. Edhem’in kabri

“Birçok acı çektim,

ancak vatanımdan ayrılmak

kadar ağır geleni olmadı.

Nefsime karşı en şiddetli

kavgayı vatan hasreti

hususunda verdim.”

İbrahim Bin Edhem[5]

Tâbiînin meşhûr âlimlerinden ve evliyânın büyüklerinden. 96 (m. 714)’de Belh şehrinde doğup, 162 (m. 779)’da Şam’da vefât etti. İsmi, İbrâhîm bin Edhem bin Mansûr olup, künyesi Ebû İshâk’tır. Nesebi hazret-i Ömer’e dayanır. Fudayl bin İyâd’dan feyz alıp, aynı zamanda İmrân bin Mûsâ bin Zeyd Rai ve Şeyh Mansûr Selâmi’nin sohbetinde bulunup, Veysel Karânî hazretlerinin rûhâniyetinden istifâde etmiştir.

Horasan’da zengin ve hizmetçisi olan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Burada evlenerek bir oğlunun dünyaya geldiği üzerine rivayetler vardır. Bu zengin hayatı sırasında bir gün ava çıktı ve bazı sesler duymaya başladı: “Sen bunun için mi yaratıldın yoksa bu işe mi memur kılındın?” Bir diğer rivayete göre tahtında uyuya kaldığı zaman tavan sallandı ve şöyle bir konuşma gerçekleşti:

— Kim o?

— Tanıdık biriyim. Devemi kaybettim, burada onu arıyorum.

— Hey şaşkın! Ne diye damda deve arıyorsun, damda deve ne gezer?

— Ama ey gâfil! Sen Allah’ı altın taht üzerinde ve atlas elbiseler içinde arıyorsun. Damda deve aramak bundan daha mı acayip?”

Bu konuşmadan sonra Hızır ile karşılaşması ve yine avda ses duyması ile tahtını terk etmesi gerçekleşti. Birçok yere gittiği ve birçok alimle tanıştığı üzerine rivayetler vardır. Hadis ve içtihat konuları ile uğraşırken birden zühd ve ruhi ahlaka yöneldi. Hayatı ile birçok efsane ile karşılaşmak mümkündür. Hızır ile karşılaşması sadece bunlardan bir tanesidir. 778-779 yıllarında öldüğü konusu güçlü ise de ölümü üzerine birçok rivayet yer almaktadır.

Bazı keramet rivayetleri:

  • İbrahim b. Edhem’e bir müminin Allah nezdindeki kıymeti ve kerameti sorulmuş, o “Mümin bir kul Allah indinde öylesine itibarlıdır ki, eğer samimi bir kalb ile dağa ‘sarsıl’ dese dağ sallanır.” diye cevap verdiği zaman karşısındaki tepe sallanmış, İbrahim b. Edhem “Hayır seni kastetmedim, dur” deyince durmuştur.
  • İbrahim b. Edhem arkadaşlarıyla beraber bir yolculuğa çıktığı sırada yollarına bir aslan çıkmış, arkadaşları telaşlanırken o öne geçip aslana “Ey Ebu’l-Hâris! Eğer bizim ecelimiz hakkında bir emir alıp da buraya gelmişsen, haydi yerine getir görevini. Eğer emir almamışsan, çek git, geldiğin yere.” deyince aslan arkasını dönüp gitmiştir.
  • Gemiyle denizde giderken fırtına çıkmış, herkes uyuyan İbrahim b. Edhem’i uyandırmış, ondan dua istemişlerdi. İbrahim b. Edhem başını kaldırıp göğe baktı: “Ey yüce Rabbimiz! Senin kudretinin şahitleri olduk. Gücün karşısında korktuk ve titredik. Bizi affet ve merhametini göster!” diye dua edince fırtına dinmiştir.
  • Arkadaşlarından birisi İbrahim b. Edhem’i bağ bekçiliği yaptığı sırada bağda uyurken, ağzında nergisten bir yelpazeyle bir yılanın onu serinlettiğini görmüştü.
  • İbrahim b. Edhem bir bahçede çalışırken bir arkadaşı o görmeden kapının yanına oturmuştu. İbrahim b. Edhem onun orda olduğunu anladı ve: “Gel Süleyman, seni dilenci zannetmesinler, içeriye gir” demiştir.
  • İbrahim b. Edhem bir gün, sarhoş bir adamın kusmuş, bu sebeple de ağzının etrafını bulaşık bir halde görmüştü. Bundan çok müteessir oldu. Su getirip ağzını ve yüzünü yıkadı ve onun için dua etti. Ayıldıktan sonra sarhoş kimseye, “İbrahim b. Edhem senin ağzını yıkadı” denildiğinde, sarhoş kimse hemen tevbe etti. Bunun üzerine İbrahim b. Edhem hatiften; “Ya İbrahim! Sen bizim için bir ağız yıkadın, biz de senin için onun gönlünü yıkadık” diye bir ses duyduğunu söylemiştir.

Dünyaya karşı tavır koyma, ona değer vermeme, tûl-i emel sahibi olmamak gibi anlamlara gelmekte olan zühd terimi, ilk dönemlerde tasavvuf kelimesinin yerine kullanılmıştır. Bununla ilgili olarak daha sonraları “terk-i dünya, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk” ifadeleri meşhurdur. İbrahim b. Edhem, zühd hayatına geçmeden önceki döneminde bir köle satın aldı. Köleye: “Ne yer, ne içer, ne giyersin?” diye sorduğunda, köle: “Sen ne istersen?” diye cevap verdi. İbrahim b. Edhem: “Peki sen ne istersin?” diye sorunca, köle: “Bir köle ne ister ki?” diye cevap verdi. İbrahim b. Edhem kendisinin Allah’ın kulu olarak nasıl davrandığını sorguladı ve bu olay zühd yaşantısını seçmesinin sebeplerinden biri oldu.

El çekmek, uzak durmak anlamına gelen verâ, haram ve yasak olan şeylere düşmemek ve şüpheli şeylerden sakınmak anlamına gelir. Verâ zühdün başlangıcı sayılır. Çünkü verâ şüpheliyi; zühd ise ihtiyaçtan fazlasını terktir. İbrahim Edhem Bin ““Verâ, şüpheli olan her şeyden vazgeçmek, fuzûlî şeyleri terk etmek ve malâyânîden uzak kalmaktır” şeklinde açıklamaktadır. İbrahim b. Edhem’e zemzem içmek istemez misiniz denilince, “Bir kovam olsa ondan içerdim” diyerek başkasının kabından suç içmekten kaçınmıştır.

İbrahim b. Edhem’in anlattığı şu olay onun takvasını anlamak için önemlidir: “Bir gece Beytu’l-makdis’te bir taşın altında gecelemiştim. Gecenin bir kısmı geçince gökten iki melek indi ve biri diğerine, geceyi burada geçiren bu zat kimdir? diye sordu. Öbür melek, İbrahim b. Edhem’dir, dedi. Soruyu soran melek: Hakk Taâlâ’nın bir derece tenzil ettiği zat işte budur, dedi. Öbür melek: Neden derecesi indirildi? diye sordu. Soru sahibi melek cevap verdi: Basra’dan hurma satın almıştı. Bakkala ait hurmalardan bir hurma onun hurmaları arasına karışmış, fakat onu bakkala iade etmemişti. İbrahim b. Edhem diyor ki, bu durumu müşahede ettikten sonra hemen Basra’ya gittim, o bakkaldan yine hurma satın aldım, bir hurmayı bakkalın hurmaları üzerine düşürdüm. Tekrar Beytu’l-makdis’e geldim ve taşın altında gecelemeye başladım. Gecenin bir kısmı geçince semâdan inen iki melekten birinin öbürüne: Gecesini burada geçiren şu zat kimdir? dediğini, öbür meleğin İbrahim b. Edhem’dir, diye cevap verdiğini ve soru soran meleğin Allah’ın derecesini yükselterek eski mevkiine iade ettiği zat budur, dediğini duydum.”

Adamın biri İbrahim b. Edhem’e on bin dirhem para vermek istedi. Fakat o borç içinde olduğu halde bunu kabul etmekten kaçındı ve: “On bin dirhemle ismimi fukarâ defterinden silmek mi istiyorsunuz? Hayır! Ben bunu yapamam” dedi. Yine İbrahim b. Edhem şöyle demiştir: “Fakirlik istedik karşımıza zenginlik çıktı. Halk zenginlik istedi, karşılarına fakirlik çıktı.”

Az yemek yer, az uyur, az konuşurdu. İbrahim b. Edhem züht hayatına geçmeden önce evlenmiş, daha sonraki hayatında ise hiç evlenmemiştir. “Evlenen fakir, gemiye binen adama benzer. Çocuğu olan da boğulan gibidir[6]

BUDDHA İLE EDHEM’İN BENZERLİKLERİ

  • İbrahim b. Edhem’in bir prens iken duyduğu bir ses üzerine her şeyden vazgeçerek zühd yolunu seçmesi hadisesidir. İbrahim b. Edhem memleketinin soylu, aristokrat ve zengin bir ailesinin oğludur. Hâtiften duyduğu seslerden etkilenerek zühd hayatını seçmiş, tacını ve tahtını bırakarak yollara düşmüştür.
  • İbrahim b. Edhem’in kendini hakir görmesi, her dert ve cefayı gönül hoşluğu ile karşılaması, onun rıza, tevekkül ve mücâhede anlayışının bir sonucudur. Buda’nın düşüncesindeki çilecilik ise çok farklıdır. Buda’nın amacı, kişinin yaşam hevesinin öldürerek Nirvana’ya ulaşması ve böylece tenasühten kurtulmasıdır.[7]
  • İbrahim Bin Edhem’in ve Buddha’nın âlimlerle konuştuğu ve onlardan ders aldığı bilinmektedir.
  • İbrahim Bin Edhem’in ve Budhha’nın çileli arayıştan önce karısı ve çocuğu olduğu bilinmektedir. İkisi de karısı ve çocuğunu terk etmiştir. İkisinde de bir seyis-köle figürü vardır.
  • İbrahim bin Edhem’in “terk-i dünya, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk” anlayışı iki bilge içinde geçerlidir. Az yiyip, az konuşup ve az uyuyan İbrahim bin Edhem’in Buddha kadar aşırıya kaçmadığı görülür.

SONUÇ YERİNE KÜLTÜREL ETKİLEŞİMİN SEBEPLERİ

İbrahim Bin Edhem ve Buddha’nın hayatlarının ortak noktalarını gördük. Efsaneleştirilen bu iki karakterin hayatlarındaki benzerliklerin kültürel etkileşim sonucu ortaya çıktığını düşünmekteyiz. Peki, Hindistan ile Önasya’nın kültürel aktarıma sebep olan ne olabilir? Zor bir soru gibi gözükse de tarihsel bilgi bizi tatmin edecek seviyededir. Çok erken tarihten itibaren Önasya ve Hindistan arasında kitlesel göçlerin gerçekleştiğini biliyoruz. Bu göçler birinci kültürel etkileşimi oluşturmaktadır. İkincisi İpekyolu ve Baharat yolu gibi elimizde iki tane çok önemli üzerine çalışmalar yapılmış konu var. Bu ticaret figürünü ortaya çıkarır. Ticaret ile beraber din, hastalık, dil ve çeşitli kültürel öğelerin taşındığını bilmekteyiz. Üçüncü konu ise fetihler olarak verilebilir. Bu fetihlerin üçünü bile hatırlatsak Hindistan konusu için yeterli olacaktır. Pers İmparatorluğu’nun Hindistan’ı fetih ederek eyaletleri arasına sokması, Makedonya Kralı Alexander’in Persleri yıktıktan sonra Hindistan’a sefer yapması ve Arapların, Hindistan’a seferler yapması olarak sıralanabilir. Bir diğer başlığımız ise âlimlerin-bilgelerin seyahatleri veya yer değiştirmeleridir. Bu konuyu İbrahim Bin Edhem ve Budhha’da giriyor, ikisi de sarayını terk etmiştir. Bilgilerini başka diyarlara aktarmışlardır. Burada örnek verilebilecek asıl unsur Pithagoras olsa gerek. Neden mi? Mısır’a gitmiş ve eğitim alarak kendi öğretisini oluşturmuştur. Bu öğretiyi Sicilya kıyısına yaydığı gibi hala felsefik tartışmalarda yerini korumaktadır. Bilginin illa kendisinin başka topraklara gidip öğretisini yaymasına bazen gerek yoktur. İbn-i Sina, Avrupa’ya gitmese de adına bir akım oluşmamış mıdır?

O zaman kültürel etkileşime başlıca göç, ticaret, fetihler ve âlim veya bilginin seyahati, yer değiştirmesi veya fikirlerin taşınması olarak sıralanabilir.

KAYNAKÇA

Boısselıer, Jean, Buda’nın Bilgeliği, Çev. N. Feyza Naim, İstanbul 2003.

Gül, Halime, İbrahim Bin Edhem ve Tasavvuf Tarihindeki Yeri, S.Ü. Temel İslam Bilimleri Anabilim Dalı, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Konya 2008, s. 15-45.

Günay, Nasuh, “Tarihi Süreç Açısından Budizm ve Öğretisi”, Arayışlar: İnsan Bilimleri Araştırmaları, y. 1, sy. 1, 1991/1, s. 173-181.

Kaya, Korhan, Buddhistlerin Kutsal Kitabı, Ankara 1999.

[1] Jean Boısselıer, Buda’nın Bilgeliği, Çev. N. Feyza Naim, İstanbul 2003,s. 27.

[2] Nasuh Günay, “Tarihi Süreç Açısından Budizm ve Öğretisi”, Arayışlar: İnsan Bilimleri Araştırmaları, y. 1, sy. 1, 1991/1, s. 173-181.

[3] Korhan Kaya, Buddhistlerin Kutsal Kitabı, Ankara 1999, s. 14.

[4] Boısselıer, a.g.e., s. 50.

[5] Halime Gül, İbrahim Bin Edhem ve Tasavvuf Tarihindeki Yeri, S.Ü. Temel İslam Bilimleri Anabilim Dalı, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Konya 2008, s. 16.

[6] Halime Gül, İbrahim Bin Edhem ve Tasavvuf Tarihindeki Yeri, S.Ü. Temel İslam Bilimleri Anabilim Dalı, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Konya 2008, s. 15-45.

[7] Gül, a.g.y., 76-78.

Bir Barajın Üstüne Köprü Nasıl Yapılır?

•03/10/2017 • Yorum Yapın

Taking shape: the new bridge at the Hoover Dam

Creeping closer inch by inch, 900 feet above the mighty Colorado River, the two sides of a
$160 million bridge at the Hoover Dam slowly take shape.

When complete, the bridge will provide a new link between the states of Nevada and Arizona .
In an incredible feat of engineering, the road will be supported on two massive concrete
arches which jut out of the rock face.

brj1

The arches will eventually measure more than 1,000 feet across. At the moment, the structure looks
like a traditional suspension bridge. But once the arches are complete, the suspending cables on each side
will be removed. Extra vertical columns will then be installed on the arches to carry the road.

The bridge has become known as the Hoover Dam bypass, although it is officially called the

Mike O’Callaghan-Pat Tillman Memorial Bridge, after a former governor of Nevada and an American football
player from Arizona who joined the US Army and was killed in Afghanistan.
Work on the bridge started in 2005
and should finish next year. An estimated 17,000 cars and trucks will cross it every day.

brj2

brj3

brj4

brj5

brj6

brj7

Gazetelerden Tarihi Fotoğraflar

•24/09/2017 • Yorum Yapın

Şuraya tarihten sayfalar koyalım

Yakında..

•31/07/2017 • Yorum Yapın

Yakında..

Süryani Kaynakçası

•24/07/2017 • Yorum Yapın

Lišono tërki (Turkish)

  1. Tarih-Coǧrafyamızla, Dil ve Kültürümüzle, Bizler Asurlularız, Malfono Yuẖanun Qašišo, çeviri Jan Beṯ-Şawoce, 1990, s. 35.
  2. Günümüze Kadar Hiçbir Yanı İle Bilinmeyen Asur Halk Katliamları, 1915-18, Dr. Gabriele Yonan, çeviri Jan Beṯ-Şawoce, 1990, s. 55
  3. Ţuroyo Dili İçin Nasıl Bir Yazı Dili Olmalı? Prof. Jussi Aro, çeviri Jan Beṯ-Şawoce, 1990, s. 54
  4. Asur, Süryani, Kildani, Arami,… Adlandırmaları Üzerine, Lektör Bertil Nelhans, çeviri Jan Beṯ-Şawoce, 1990, s. 85
  5. Ünlü Asurlar (Kildaniler, Süryaniler)´dan Seçmeler I, hazırlayan ve çeviren Jan Beṯ-Şawoce, 1990, s. 61
  6. Süryaniler´in Acı Sonu, Patriyark Mar Ešay «amcun, çeviri Şükran Yurdagül, 1988, s. 94
  7. Lübnan´da, İsveç´te ve Avustralya´da Mezopotamyalı Sıǧınmacılar, çeviren Jan Beṯ-Şawoce, 1992, s. 65
  8. Dünden Bugüne İstanbul Süryanileri, Tuma bar-Şawme, 1991, s. 26
  9. İngiliz Hükümeti Tarafından Çiǧnenen Asur Ulusal Hakları, Mnašši S. Amira, çeviren Jan Beṯ-Şawoce, 1991, s. 36
  10. Küçük Müttefikimiz, Rev. W.A. Wigram, çeviri Yaşar Günenç, 1991, s. 34
  11. İran´da Asurlular: Bir ”Milletin” Yeniden Bir Araya Gelişi, 1906-14, Eden Naby, çeviri Jan Beṯ-Şawoce, 1991, s. 54
  12. Mgalta d Atra, Rusya´da yayınlanan Asur dergisi, No. 1, çeviri Jan Beṯ-Şawoce, 1991, s. 30
  13. Asurlar´ın Tarihi ve Kültürü Üzerine, Prof. K.P. Matiyev Bar-Mattay, çeviri Jan Beṯ-Şawoce, 1991, s. 45
  14. Türkiye Mezopotamyası´nda Kerboran Zulmü, çeviri Jan Beṯ-Şawoce, 1991, s. 41
  15. Asurlar ve Misyonerler, David Barsom Perley, çeviri Şükran Yurdagül, 1992, s. 64
  16. ADH-Asur Demokratik Hareketi Politik Pogramı, ZAWCA-ZAWCO, çeviri Hafize Topuzoǧlu, 1992, s. 25
  17. Avrupa´da Süryaniler (İsviçre), Tuma Bar-Şawme, 1992, s. 32
  18. Asurlar´ın Yerleşimi, MC cenevre 1935, Hafize Topuzoǧlu, 1992, s. 32
  19. Yawno ˘ëwërto (Beyaz Güvercin) Şiirler, Türkçe-Yeni Batı Süryanice, ˘ubo Bar-Şawme, 1992, s. 62
  20. Yeni Batı Süryanice-Türkçe Dilbilgisi, Doǧubilimci D.J. Parisot, çeviri Anonim, 1992, s. 48
  21. MDP-Mezopotamya Demokrat Partisi´nin Önemli Politik Belgeleri, Murat Kara, 1993, s. 29
  22. Süryani-Kildani 2, Gabar Çiyan, 1993, s. 42
  23. Süryani-Kildani 3, Gabar Çiyan, 1993, s. 58
  24. Türkiye Mezopotamyası´nda Mardin, Piskopos Sẖaq Armal≈o, çeviri Turan Karataş, 1993, s. 39
  25. Doǧu Asur Kilise Gelenekleri, Patrik Mar «amcun´un Katli, Surma d Bayt Mar «amcun, çeviri Meral Barış, 1993, s. 126
  26. Süryani-Kildani 4, Gabar Çiyan, 1993, s. 49
  27. Yeni Doǧu-Batı Süryanice-Türkçe Dilbilgisi, Doǧubilimci DJ Parisot, çeviri Anonim, Yeni Doǧu Süryanice Kuroš Hërmëz Nazlu, 1993, s. 96
  28. Nasturiler Ya da Kayıp Boylar, Dr. Ashel Grant, çeviri Meral Barış, 1994, s. 123
  29. Doǧu ve Batı Süryanileri´nin Altın Çaǧları, Vikont Filip de Ţërazi, çeviri Murat Kara, 1994, s. 79
  30. Avrupa´da Süryaniler II (Almanya), Tuma Bar-Şawme, 1994, s. 38
  31. Kürt Milliyetçiliǧi ve Ulusal İnkarcılık, hazırlayan ve çeviren Jan Beṯ-Şawoce, 1994, s. 49
  32. Mezopotamya´da İlk Doǧu ve Batı Süryani Kiliseleri: Yakubi, Nasturi, Maruni, Prof. A.S. Atiya, çeviri Meral Barış, 1995, s. 118
  33. Turabdin Tarihi, Mor İǧna≈iyos I. Afrem Barşawmo, Vahap Kelat, 1996, s. 61
  34. Asurlar – Modern Çaǧda Asur Ulusal Sorunu, Prof. KP matiyev (Bar-Mattay), çeviri Murat Kara, 1996, s. 77
  35. Ünlü Asurlar´dan (Kildaniler´den, Süryaniler´den) Seçmeler II, Kuroš Hërmëz Nazlu, 1996, s. 66
  36. Süryani Kadim Kilisesi´nde Reform Sorunları Üzerine, Yuẖanun Bar-Yacqub Cabdalke, çeviri Vahap Kelat, 1996, s. 53
  37. İran´da Sabiler Ya da Mandiler Üzerine, Kuroš Hermëz Nazlu, 1998, s. 90
  38. Arbil / Erbil Vakayinamesi, Alfons Mingana, çeviri Erol Sever, 1998, s. 213
  39. Türkler´in Katlettiǧi 1915 Asur-Kildaniler ve Ermeniler, Jozef Nacim, çeviri Rıfat Öztürk, 1999, s. 225
  40. 1915 Van Soykırımı, çeviri Edip İhsan Polat, 1998, s. 189

Bëṯër mi šato dat 2000, nqili u froso da kṯowe bu lišono tërki lë Sţanbul. Beṯ-Froso d Yaba, hul ucdo, frësle quflo dë kṯowe cal i marduṯo w tarix daş şëroye madënẖoye w macërboyo. U cwodano d këtli cam Yaba këmdawëm.
Ǧer me Yaba, bu ẖaqlo du froso kcëwadno cam beṯ-froso d Avesta, Belge w Baybun ste.

lišono swedi (Swedish)

  1. Det okända folkmordet på assyrier 1915-18, Dr. Gabriele Yonan, översättning Anders Björkman & Ulf Björklund, 1990, s. 69
  2. Assyrier i Sibirien 1949-56, Iliya L. Vartanov, översättning Rolf Christensen, 1994, s. 50
  3. Folkmordet på öst-assyrier i turkiska Mesopotamien, Sir A. Henry Layard, översättning Rolf Christensen, 1994, s. 60
  4. Turkarnas folkmord på assyrier-kaldéer och armenier, Jozef Nacim, översättning Viktoria Lundvall & Fredrik Jörgensen, 2003, s. 225
  5. Islams vrede, en redogörelse om turkarnas massaker på kristna i Persien 1915-18, Yonan Hërmëz Šahbaz, översättning Lennart Simonsson, 2003, s. 191
  6. De kristnas hemska katastrofer, osmanernas och ung-turkarnas folkmord i norra Mesopotamien 1895 / 1914-18, fader Isẖaq Armalţo, översättning Ingvar Rydberg, 2005, s. 471
  7. Turkarnas heliga krig mot kristna i norra Mesopotamien 1915, fader Jacques Rhétore, översättning Ingvar Rydberg, 2008, s. 345
  8. Om assyrier, araméers, kaldéers, syriers ursprung, översättning Lennart Simonsson, 2008, s. 165
  9. Kaldéer – Vilka är de?, 2017
  10. Den assyro-kaldeiska nationalrörelsen, 2017

Lišono şurayt (Neo-West Syriac)

  1. Ḫubo w Ḫaye b Yardo, Jan Beṯ-Şawoce, 1990, f. 32
  2. Më Zaz Lu Swed, Jan Beṯ-Şawoce, 1990, f. 28
  3. Lebi b Aṯri Beṯ-Nahrin, Sabri Malke, 1993, f. 57
  4. Pësseqat, Caziz Şarëke, 1994, f. 43
  5. Aṯri Beṯ-Nahrin baẖ Ḫëlme di Goluṯo, Jan Beṯ-Şawoce, 1994, f. 56
  6. Ëno Mërli Xori Brahim Hajjo Madcarle, Jan Beṯ-Şawoce, 1995, f. 157
  7. Ëno Mërli Cammo Išoc Qašo Malke Madcarle, Jan Beṯ-Şawoce, 1997, f. 103
  8. Ëno Mërli Xori Caziz Beṯ-Xawaja Madcarle, Jan Beṯ-Şawoce, 2001, f. 210
  9. ”Maẖkay Ḫḏo Ḫreto…” Pësseqat Me Aṯri Beṯ-Nahrin, Abrohom Gabriyel Mirza, 1997, f. 29
  10. Nuqošo, Caţiya Xamri, 1997, f. 75
  11. B Aṯri Beṯ-Nahrin – Aydarbo Hëwyowa i Mëštuṯo? Caziz Şarëke, 1996, f. 40
  12. Madbax b Ţurcabdin, Caziz Şarëke, 2001, f. 31
  13. Sayfo b Ţurcabdin 1914-15, 1, Jan Beṯ-Şawoce, 2006, f. 336
  14. Svensk-nyvästsyrisk Lärobok – Swedi-Şurayt <Ţuroyo>, ţëworo & ẖëḏoro Jan Beṯ-Şawoce, 2008, f. 249
  15. Gramatik Nacimo, Şurayt-Swedi (Mëḏyoyo), ţëworo & ẖëḏoro Jan Beṯ-Şawoce, 2010, s. 117
  16. Den Assyro-Kaldeiska Aktionen [L’Action Assyro-Chaldéenne], Şurayt-Swedi (Mëḏyoyo), 2011, s. 285
  17. Den Assyro-Kaldeiska Aktionen [L’Action Assyro-Chaldéenne], Şurayt-Swedi (Mëḏyoyo) II, 2012, s. 280
  18. Den Assyro-Kaldeiska Aktionen [L’Action Assyro-Chaldéenne], Şurayt-Swedi (Mëḏyoyo) III, 2015, s. 354
  19. Svensk-nyvästsyrisk Lärobok: Swedi-Şurayt [Ţuroyo], Jan Beṯ-Şawoce, Sweden, 2012
  20. Xezne d Xabre Ordlista, Surayt-Swedi (Mëḏyoyo), Jan Beṯ-Şawoce, Sweden, 2012
  21. Ciwardo: Me aṯmël l adyawma, mën hawi? Damografi, Dabara, Sayfo w Goluto (Aramaic [Surayt]) Deqoqo w cedolo: Jan Beṯ-Şawoce, Sweden, 2013
  22. J. Gorek från Karboran Assyro-kaldeiska nationalkommitténs generalsekreterare i Paris 1919-1925, Şurayt-Swedi, Sweden, 2015.
  23. Bu tarix xëboţo l qiyomo Aydarbo hawi cam lišono şurayt? drëšto tarixiye, Şurayt-English, Sweden, 2016.

Lišono hazxoyo (Azaxeni language)

  1. Ḫayat fë Azëx – Xalf l Farman w fë waqt l Farman, Cabbud Bayt-Ḫanna Maqsi, 2011, s. 218

Frose d SIL (şurayt)
SIL-Statens Institut för Läromedelsinformation
(The Swedish National Institute for Teaching Material Information)

  1. Qale w Šayno, Jan Beṯ-Şawoce, 1989, f. 41
  2. Mi Cëtmo Lu Bahro, Jan Beṯ-şawoce, 1989, f. 38

Lišono urhoyo (Classical Syriac or Edessean language)

  1. Filosofuṯo d Arisţoţalis, Derleyen Anton Baumstark, 1992, f. 48
  2. Kṯobo d Luqoţe da Mkanšin Men Soyume Catiqe, Fţëryarxo II Mar Afrem Raẖmani, 1992, f. 57
  3. Kṯowo da Tloṯo d Anoloţiqun 3,faylasufo Arisţoţalis, 2002, f. 70

Lišono ingilizi

  1. Fasting and Fast Customs Practised by Modern Assyrian in the Middle East, Dr. Mixayel Cabdalla, 1993, p. 46
  2. Massacres and Deportation of Assyrians in Northern Mesopotamia: Ethnic Cleansing by Turkey 1924-1925, Dr. Racho Donef, Jan Beṯ-Şawoce, Sweden, 2009

Lgalṯo (şurayt- tërki)

Nsibin Magazine (1987-2006)

Šarake cam kṯowe (participation with articles in books)

  1. Massacres, Resistence, Protectors: Muslim-Christian Relations in Eastern Anatolia During World War I, David Gaunt & Jan Beṯ-Şawoce, 2006, p. 535
  2. The fall of Mëḏyaḏ /Midyat in the time of Sayfo 1914-15, Jan Beṯ-Şawoce, in: Parole de l’Orient 31, (2006), 269-277.
  3. Cumhuriyet Tarihi Boyunca Doğu ve Batı Asurlara Karşı – Baskı, Zulüm, Asimile, Kovulma … Jan Beth-Şawoce & Abdulmesih Bar Abraham, ss. 173-251, in: Fikret Başkaya & Sait Çetinoğlu, Resmi Tarih Tartışmaları-8, Türkiye´de Azınlıklar, 2009.
  4. Jan Beṯ-Şawoce, Hazax Bu Sayfo dan 1914 – 1915, Tëkoso, Dëfoco w Qëwomo, Aydarbo Hawi? Suryoye l-Suryoye: Ausgewählte Beiträge zur aramäischen Sprache, Geschichte und Kultur, Bibliotheca Nisibinensis I, Gorgias Press, Piscataway 2009.

Lërjome mu lišono swedi (translation from Swedish)

  1. Mulle Meck Ksamle Caraba, George Johansson & Jens Ahlbom, 2005, f. 34
  2. Gittan w ad Dewe, Pija Lindenbaum, 2005, f. 30
  3. Jamila w Julya, Niki Daly, 2004, f. 29
  4. Taq, taq, taq, Anna-Clara Tidholm, 2004, f. 20

Kaynak: http://www.atour.com/education/20110915a.html#li%C5%A1ono-t%C3%ABrki-(Turkish) (erişim: 24 Temmuz 2017).