İslam Dışı Dinlerde ve Toplumlarda Hac

•24/12/2017 • Yorum Yapın

İslam Dışı Dinlerde ve Toplumlarda Hac

Yrd. Doç. Dr. Muammer ULUTÜRK

(Bu yazı Mahalle Mektebi Dergisinin Kasım-Aralık 2017 38. sayısında yayımlanmıştır. Kaynak gösterilmeden alıntı yapılamaz)

Hac kelimesi İbrânîce’de hag şeklindedir; “bayram” anlamına gelen bu kelime “bir şeyin etrafında dönmek, dolanmak” mânasındaki hvg kökünden türemiştir. Hac veya hag çok eski bir Sâmî tabir olup İbrânîce’den başka Ârâmîce’de ve Sâbiî dilinde de bulunmaktadır. Kelimenin asıl anlamının “bir şeyin etrafında dönme, dolaşma ve halka oyunu” olduğu, daha sonra bayram manasını kazandığı belirtilmektedir. Dinlerde kutsal kabul edilen yerlerin aslında mekân olma açısından diğer yerlerden farkı yoktur. Ancak burada ulûhiyyetin tecellisi, inançla ilgili bir olayın vukuu veya buranın dinî bir şahsiyetle bağlantısı mekânı diğer yerlerden farklı kılmakta, kutsallaştırmaktadır. Böyle bir mekânın esrarengiz oluşu ve korkutucu vasfı da bir kutsallık unsurudur. Kutsal mekân insan tarafından seçilmiş değil keşfedilmiştir.[1] Dini antropolojinin temel meselelerinden biri olarak kabul edilen hac, dinlerde farklı isimlerle ifade edilmesine rağmen, keyfiyet olarak bir benzerlik arz etmektedir. Hac, global bir kutsallaştırma faaliyeti olarak tanımlanmakta ve temelinde uluhiyyetin herhangi bir yerde tecellisi inancı yatmaktadır.[2]

Tarih boyunca bütün dinlerin kutsal mekânları olmuştur. Bu mekânlardan bazılarının kimi dinlerin başlangıcından itibaren hac ibadetinin merkezi oldukları bazılarının da bu özelliği tarihsel süreç içinde kazandıkları görülmektedir.

Hititlerde

Hititler genel olarak M.Ö. 1800- M.Ö. 700 yılları arasında Anadolu’da yaşamış bir kavimdir. Hititlerde kral, başrahip sıfatıyla her yıl kış mevsiminde krallığın büyük ibadet merkezlerini ziyaret ederdi. Bu ziyaret esnasında hem güzergâh hem de ifa edilecek merasimler ayrıntılı olarak düzenlenirdi.[3] Hac, Hattuša ve çevresinde birbirine yakın kült merkezlerini içine alan Hatti çekirdek bölgesinde yapılırdı. Ziyaret edilen merkezler birbirine en fazla bir günlük uzaklıkta yaklaşık 20-25 kilometrelik mesafelerdedir. Bu geziler sırasında kralın bizzat hac merkezlerini dolaşması “kralın vücuda gelmesi” ve tüm Hatti Ülkesi’nin kutsanması anlamına gelmekteydi. Kral ve tüm devlet erkânının hazır bulunduğu bu ziyaretler kolektif bir olaydır. Bayramın genel akışı rutin bir çerçevede yürütülürken panteondaki farklı tanrı ve tanrıçalar için farklı kült seremonileri de mevcuttur. Genel olarak geziler, doğudan batıya doğru bir yön seyreder. Bayramın genel akışı rutin bir çerçevede yürütülürken panteondaki farklı tanrı ve tanrıçalar için farklı kült seremonileri de mevcuttur.[4]

Eski Çin’de

Eski Çin’de bilinen ilk hac merkezleri T’ai-shan, Hua-shan, Hêng-shan, Non-yu-shan ve Sung-shan adlarını taşıyan beş dağdı. Hem Taoistler hem de Budistler bu dağların üzerinde tapınaklar inşa ettiler; buralar zamanla oldukça önemli hac merkezleri oldu. Bunların yanında Budizm yeni büyük hac merkezleri oluşturdu. Bu yerler Buda ve Bodhisatvalar’a vakfedilen P’u-t’o-shan, Chiu-hua-shan, Wu-t’ai-shan ve O-mei-shan gibi manastır ve mabetlerdi. Bunların en önemlisi Kuzeydoğu Çin’de bulunan ve beş tepeyi kapsayan Wu-t’ai-shan mabedidir. Yüzyıllardan beri buraya yalnız Çin’den değil Japonya, Moğolistan, Mançurya, Orta Asya ve Hindistan’dan hacılar gelmektedir. Sonbaharda gerçekleştirilen hac sırasında kırmızı veya sarı elbise giyen hacı adayları buhur çubukları ve kâselerini taşıyarak on-on beş kişilik gruplar halinde sessizce meditasyon yaparlar, sadece bitkilerle beslenirler, uzun yolculuk esnasında tövbe ederler, hac mahallerine vardıklarında ise yıkanıp temizlenerek tapınağa girerler, evlerine dönünceye kadar ibadet ve riyazete devam ederler.[5]

Şintoizm’de

Japon inançlarına göre dağlar tanrıların yurdudur ve bundan dolayı dağ tepeleri yüzyıllardır hac yeri olmuştur. Milâttan sonra VIII. yüzyıldan itibaren de Budist ibadet mekânları olarak dağ tepeleri ziyaret edilmiştir. Japon geleneğinde hem Şinto’ya hem Budizm’e ait çeşitli hac yerleri vardır. Japonların junrei dedikleri hac, çeşitli yerlerdeki ziyaret merkezlerinin belli bir sıra ile gezilmesini ifade etmektedir. Bir diğer hac şekli ise sadece bir tek yere yapılan hacdır. Ise’deki tapınak Şintoizm’in en yüce ilâhına adanmış Şinto hac yeriydi. Japonya’daki Budist hac mekânlarının çoğu Budist keşiş ve zahitlerinin züht hayatı yaşadıkları yerlerdir.[6] Şintoizm’de Hasat mevsimi, yıl içerisindeki arınma mevsimleri olmak üzere Ise’ye yılda üç defa hac yolculuğu yapılır. Hacılar Ise’ye geldiklerinde Amaterasu’nun mabedine girmeden önce İzusu lrmağında usulüne uygun olarak Temizlik Tanrısı’na dua ederek temizlenir. Temizlikten sonra gruplar halinde mabedin önüne gelinerek başrahibin mabedin kapısını açmasıyla içeri girilir. Arkasından diğer rahipler girer, kapıdan altara kadar kırık bir çizgi halinde sıra oluşturulur. Hacılar, yanlarında getirdikleri takdimeleri elden ele vermek suretiyle altardaki masaların üzerine bırakır. Takdimeler başrahip tarafından takdis edilerek boru ve davulun müziği eşliğinde Tanrıça’ya sunulur. Böylece Şintoistler, Amaterasu’nun bulunduğu en büyük kült yeri olan Ise’deki bu yeri ziyaret ettikten sonra, Amaterasu’nun doğuşunu da izleyerek “hacı” olurlar.[7] Japonların ulusal dinleri olan Şintoizm’deki bazı uygulamalar ilginç bir şekilde Hitit inanışları ile benzerlikler göstermektedir. Benzer uygulamalar, Hinduizm ve Budizm’de de görülmektedir.[8]

Hinduizm’de

Dini açıdan önemli merkezleri ziyaret etmek Hindular arasında hem yaygın hem de önemli kabul edilen bir uygulamadır. Bu ziyaretler, dini sorumluluğu yerine getirerek sevap kazanmak, nihai kurtuluşu gerçekleştirmek, günahları affettirmek, büyüklerin hayır dualarını almak, öfkeli tanrı veya tanrıçaları teskin etmek, hastalıktan ve şanssızlıktan kurtulmak ya da mal veya toplumsal statü kazanmak gibi gayelerle gerçekleştirilir.[9] Hint yarımadasının Aryalarca istilâsı ve Hindu tapınaklarının inşası ile birlikte ziyaret edilecek yerlerin sayısı da artmıştır. Ortaçağlara doğru hac için uzak yerlere gitmek gelenek halini almıştı. Güneyde Comorin körfezi, doğuda Orissa, batıda Kathiavar ve Himalayalar azizlerin inzivâya çekildiği yerler olduğu için hac mekânlarıydı. Yıkandıktan sonra hac görevini ifa etme yanında kutsal mekânın çevresinde dönmek de (tavaf) haccın unsurlarından biriydi. Hinduizm’de Benares’i ziyaret etmek ve Ganj nehrinde yıkanmak, ölümden sonra yeniden dünyaya gelişte daha mutlu olma ümidini vermektedir.[10] Ganj nehri insanları günahlarından temizlerken Benares şehrinde ölen her canlıya tanrı Şiva’nın inayeti sayesinde kurtuluş vadedilmiştir.[11]

Budizm’de

Budizm’de de birtakım kutsal mekânlar vardır. Fakat zorunlu dini ibadetler arasında hac yoktur. Bundan dolayı Budistler için bu kutsal mekânları ziyaret etmek, isteğe bağlı nafile ibadetlerdir.[12] Bununla birlikte Budizm’de hac ziyareti, Buda’ya ait mekânlarla ondan kalanların bulunduğu yerlere yapılır. Budizm’de hacla ilgili en eski belgeler Kral Aşoka’nın fermanlarıdır. Aşoka, tahta geçişinin onuncu yılında “dharmayātrā” (doğruyu, gerçeği bulmak için yapılan yolculuk) yaparak Buda’nın aydınlanmayı elde ettiği yere yani Bodhi Gaya’ya (Bodh Gayâ, Buddh Gaya, Buddha Gaya) gittiğini söyler. Aşoka’dan günümüze kadar Bodhi Gayâ Hindistan’da Budistler’in en önemli hac yeridir. Bunun dışında hac için ziyaret edilen yerler Nepal’deki Siddhartha Gautama (Buda’nın doğum yeri Lumbini), Buda’nın ilk vaazını yaptığı Benares yakınlarında bulunan Samath’daki Geyik Parkı (Isipatana) ve Buda’nın Nirvana’ya ulaştığı yani öldüğü yer olan Utar Pradeş’teki Kuşinagara’dır.[13] Nepal Budistleri hac ibadetini yaparken Buda mabedinin etrafında yedi defa dönmekte ve dönüşlerde dua çarklarına dokunup çevirmektedirler.

Eski Mısır’da

Helenist-Roma dönemine kadar Mısır dininin her devresinde hac ibadeti mevcuttu. Belli başlı hac yerleri Deita’daki Dedu veya Busiris ile (Osiris’in evi) kedi başlı tanrıçanın tapınağının bulunduğu yine Delta’daki Bubastis idi. Herodot, Bubastis’e büyük bayrama gelenlerin sayısının yaklaşık 700.000 olduğunu söylemektedir. Bunlardan daha önemlisi, Yukarı Mısır’da Osiris’in başının bulunduğu Abdu (Abdias) idi; burada Osiris’in esrarı kutlanıyor ve bu yerin ziyaret edilmesiyle öbür dünyadaki mutluluğun elde edileceğine inanılıyordu. Daha sonra Amon vahası (şimdiki Siva) önemli bir hac yeri oldu. Ptoléméler döneminde ise Serapis kültü revaç bulmuş ve Memphis’teki ziyaretgâh önem kazanmıştı.[14] Eski Mısır’da büyük tapınakların duvarlarındaki birçok resim ve yazı ve ayrıca bu tapınakların çatılarında bulunan “hacılara ait ayak izleri” gibi bulgulardan hareketle eski Mısırlıların hac uygulamalarının mevcut olduğu kanaati ortaya çıkmaktadır. Eski Mısırlılar için yolculuk yapmak kolay bir şey değildi. Bunun için fırsat bulduklarında milli panteonun büyük bir tanrısı yanında dua ediyorlardı. Eski Mısır’da haccın varlığına dair doğruluğu kesin bilgilerden bahsetmek zordur. Çünkü buradaki hac ile ilgili bilgiler şifahi rivayetlere dayanmaktadır. Ancak Greko-romen çağdan itibaren hac uygulamasının mevcut olduğu net olarak tespit edilmiştir.[15]

Yahudilikte

Tevrat, bütün Yahudi erkeklerini yılda üç defa Kudüs’te Yahve’nin huzurunda bulunmaya mecbur ediyordu.[16] Bunlar Fısıh (Paskalya = mayasız ekmek), Şavuot (Pentekost = haftalar) ve Sukkot (çardaklar) bayramlarıydı.[17] Bu üç eski hasat bayramı İbrânîce’de “hag” adıyla anılıyor ve “hag ham-massôt, hag haq-qasîr, hag ha asîf” diye adlandırılıyordu. Yahudilik’te klasik düzenlemede hag kelimesi hacla dinî bayramı birbiriyle bağlantılı kılmaktaydı. Temel dinî bayramlar ibadet yerleriyle irtibatlı olduğundan dinî bir seyahati de ihtiva ediyordu. Esasen geleneksel hac İbrânîcede “‘aliyyah le-regel = yürüyerek çıkmak, gitmek” diye adlandırılmaktadır. Hac, Yahudilerin millet olmalarından itibaren kurumlaşmış ve erkeklerin üç bayramda Kudüs’e gitmeleri istenmiştir. Yahudilikteki hac mekânlarını üç grupta toplamak mümkündür.

  1. Kudüs ve çevresinde oluşmuş, tarihî özelliğe sahip ve Kitab-ı Mukaddes’in tarihi içinde ortaya çıkan mekânlar.
  2. Genelde Celîle’de bulunan, Talmud ve Kabala’da adı geçen bilgelerin mezarları.
  3. Diaspora (Filistin dışında yahudilerin yaşadıkları yerler) bilgelerine ve azizlere adanan İsrail’in çeşitli bölgelerindeki merkezler.

Bâbil esareti sonrasında mâbedin yeniden inşası üzerine hac 515 yılı Fısıh bayramıyla tekrar başladı.[18] Sukkot bayramı görkemli bir şekilde kutlandı.[19] Hacla ilgili şer‘î kurallar ve bunlara uymanın önemiyle haccın takvâ yönü[20] zamanla daha çok ön plana çıktı. Milâttan sonra 70 yılında mâbedin yıkılışından sonra mâbedle ilgili hac artık yapılmadı; ancak Yahudilerin kutsal topraklara yönelik ziyaretleri devam etti. Geçmişle ilgili hâtıralar, o topraklara yeniden dönme özlemi, Yahudi büyüklerinin oralardaki kabirleri Yahudileri o bölgeye çekiyordu. Kudüs’te Süleyman Mâbedi’nden geriye kaldığına inanılan “ağlama duvarı” önemli bir ziyaret mahalli oldu. Günümüzde Yahudiler belli günlerde bu tür yerleri ziyaret eder, bu ziyaretlerin şans getireceğine, talihsizliklere iyi geleceğine inanırlar. Hac mahallerinde dua edilir, adaklar adanır, bazen da istekler kâğıda yazılıp bırakılır. Ağlama duvarı veya Süleyman Mâbedi’nin batı duvarı dışındaki ziyaret merkezlerinde azizlere yalvarılıp şefaatçi olmaları istenir.[21]

Hıristiyanlıkta

İlk Hıristiyanlar Yahudilikte olduğu gibi Kudüs’teki mabedi ziyaret ediyorlardı.[22] Bununla birlikte kilise yeni bir tapınak yapmak istiyordu. Epiphane’ın bildirdiğine göre İmparator Hadrianus 130 yılında yaptığı seyahatte Kudüs’te her şeyin yıkılmış olduğunu, sadece birkaç ev ile Hz. İsa’nın semaya urûcundan sonra Hıristiyanların toplandıkları evin yerinde küçük bir kilisenin bulunduğunu görmüştü. Bu küçük kilise daha sonra hacıların ziyaret ettikleri Sion kilisesi oldu. 216’dan itibaren genellikle o topraklarda bulunan Origène’in naklettiğine göre Beytülahm’daki İsa’nın doğduğu mağara, çarmıha gerildiği Golgotha mevkii ziyaret mahalliydi.[23] Kudüs’e yapılan haccın gelişmesinde dinî zorunluluktan ziyade Konstantin’in (I. Konstantinos) etkisi önemli bir rol oynadı. Konstantin’in Kudüs’ün çeşitli yerlerinde başlattığı kilise yapımı, birçok Hıristiyanı İsa’nın doğup yaşadığı ve çarmıha gerildiği yerleri görmeye teşvik etti. Kudüs’e yapılan haccın yanı sıra türbeleri, hatta manastırlarda yaşayan rahipleri ziyaret de bir tür hac olarak mütalaa ediliyordu. Diğer bir hac şekli de azizlerin ve şehitlerin mezarları üzerine yapılmış kiliseleri ziyaret etmekti. Hıristiyanlıkta bir kimsenin hac yapması için hayatında herhangi bir muayyen zaman yoktur. Ancak Kudüs’e gidiş genellikle geç yaşlarda gerçekleşmektedir. Kudüs’e varan kişi artık hayatında önemli bir işi yerine getirdiğini hisseder. Hz. İsa’nın ölüp dirildiği yere bakınca kendisi de Kudüs’te ölmeyi arzular. Ermenice “mahdesi” kelimesi “ölümü ve aynı zamanda Kudüs’te Paskalya bayramında yakılan kutsal ateşi gören kimse” anlamındadır ve Kudüs haccından dönen kimseye bu sıfat verilmektedir. Rus hacıları da Kudüs’e beyaz kefen götürür, Hz. İsa’nın vaftiz olduğu Ürdün nehrinde bu kefenlerine sarınarak yıkanırlar. Diğer doğu Hıristiyanları ise beyaz kefenleri Hz. İsa’nın çarmıha gerildiği cuma günü onun mezarına koyarlar. Genelde gruplar halinde Kudüs’e gidip dönen hacılar, dönüşlerinde bu görevi tamamladıkları için kilisede şükran duaları yapar, Kudüs’ten getirdiklerini dağıtırlar. Avrupa’da bilinen ilk hac yerleri, azizlere ait kutsal eşya ve kalıntıları ihtiva eden mezarlardır. Bu tür ibadet XIII. yüzyıla kadar piskopos, daha sonra da papa tarafından meşru sayılmıştır. Bu kutsal mekânlar arasında, Roma’daki Petrus’un mezarı ile İspanya’da Santiago de Compostela’daki Büyük Ya‘kūb’a atfedilen mezar en çok ziyaret edilen yerlerdir. İkinci tür hac merkezleri Meryem’e atfedilen kutsal mekânlardır. XII. yüzyıldan sonra Hz. Meryem’le ilgili iki çeşit hac yeri gelişti ve günümüze kadar devam etti. Hıristiyanlığın Anadolu topraklarında da ziyaret yerleri vardır. Bu mekânlar Hıristiyanlık tarihi ve önemli şahsiyetleriyle bağlantılıdır. Pavlus’un misyonerlik gezileri esnasında dolaştığı yerler bugün bazı Hıristiyalarca ziyaret edilmektedir. Antakya bu yerlerden biridir. Pavlus, Petrus ve Barnaba burada Hıristiyanlığı yaymışlar, milâttan sonra 252-300 yılları arasında bu şehirde on kilise toplantısı yapılmış ve ilk dönemlerde Antakya kilisesi beş büyük kilise arasında yer almıştır. Diğer bir kutsal mekân da Efes’tir. Pavlus Efes’te kalarak Hıristiyanlığı yaymaya çalışmış, havari Yuhanna ise burada yaşamış ve ölünce buraya defnedilmiştir. Hz. Meryem’in de Yuhanna ile birlikte Efes’e gelerek burada yaşadığı yolunda bir kanaat vardır; ancak bu zayıf bir ihtimaldir. Efes’te bulunan ve Hz. Meryem’e nispet edilen ev günümüzde bir hac mekânıdır. Hıristiyanlar buradaki kutsal sudan içer ve dua ederler. Papa VI. Paul 1967’de, Papa II. John Paul da 1979’da burayı ziyaret etmişlerdir. Öte yandan Demre de (Antalya) Hıristiyanlarca St. Nicholas’nın (San Nicola, Aya Nikola, Noel Baba) yaşadığı ve defnedildiği yer olarak ziyaret edilmektedir. Burada IV. yüzyılda Myra (Demre) piskoposu olan St. Nicholas’ya ait bir kilise bulunmaktadır.[24]

Sih Dininde

Hindistan’da Guru Nanak’ın öğretileri doğrultusunda XV. yüzyıl sonlarında ortaya çıkan senkretik karakterli ve tek tanrılı bir dindir. Sihlerin en dikkat çeken dinsel merkezi Amritsar’dır. Amritsar’da bulunan ve Altın Tapınak olarak da adlandırılan Har Mandir, bütün Sihler için en kutsal mekândır. Hac ibadetine karşı çıkılsa da bütün dünyadaki Sihler burayı ziyarete büyük önem verirler.[25] Büyük bir havuzun ortasında inşa edilen bu mabedin dört tarafında Sih dininin bütün kastlara açık olduğunu belirtmek için birer kapı bulunur. Burayı hacı olmak ya da şifa bulmak amacıyla ziyaret edenlerin sayısı oldukça fazladır.[26]

[1] Ömer Faruk Harman, “Hac”, ”DİA, c. 14, s. 382

[2] Ali Erbaş, İslam Dışı Dinlerde Hac, Sakarya Ünv. İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2002, c. 5, s. 97

[3] Harman, a.y.

[4] Özlem Sir Gavaz, Hititlerin Bin Tanrılı Yolculuğu, Aktüel Arkeoloji, s.62

[5] Harman, a.y

[6] Harman, a.y

[7] Cengiz Batuk, Dinler Tarihi, Uzem, OMÜ Yayınları, s. 16

[8] Gavaz, a.y, (s. 62)

[9] Ali İhsan Yitik, Yaşayan Dünya Dinleri, “Hinduizm”, (ss. 277-371), DİB Yayınları, Ankara, 2007, s. 300

[10] Harman, a.y.

[11] Annamarie Schimmel, Dinler Tarihine Giriş, Kırkambar Yayınları, İstanbul, 1999, s. 118

[12] Yitik, a.g.e., “Budizm”, (ss. 307-355), s. 335

[13] Harman, a.y

[14] Harman, a.y.

[15] Erbaş, a.y.

[16] Çıkış, 23/14, 17; 34/23

[17] Tesniye, 16/16-17; II. Tarihler, 8/13

[18] Ezra, 7/19

[19] Nehemya, 8

[20] Mezmurlar, 120-134

[21] Harman, a.y.

[22] Resullerin İşleri, 2/46; 3/1

[23] Harman, a.y.

[24] Harman, a.y.

[25] Şinasi Gündüz, Yaşayan Dünya Dinleri, “Hinduizm”, (ss. 373-385), DİB Yayınları, Ankara, 2007, s. 300s. 381

[26] http://dunyadinleri.com

Reklamlar

Tarihten Fotoğraflar

•29/10/2017 • Yorum Yapın

 

İstanbul’da müstesna bir gün…

•29/10/2017 • Yorum Yapın

11 Haziran 1914…

İLK FETİH

KUTLAMALARI

Osmanlı, İstanbul’un fethini, II. Meşrutiyet sonrasında, 1910’dan itibaren kutlamaya başlar. Ancak I. Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde, 1914’teki kutlamalar, gerçek bir doruk noktasıdır.

Popüler TARİH / Mayıs 2003 /Vahdettin Engin

 

  1. Meşrutiyet önce­sinde, bu tür alışkanlıklar, böylesi bir gelenek de yoktur

İstanbul’un fethinin yıl­dönümleri, II. Meşruti­yet dönemine kadar herhangi bir kutlamaya vesile teşkil etmez. Esas itibariyle, II. Meşrutiyet önce­sinde, bu tür alışkanlıklar, böylesi bir gelenek de yoktur. 1908 yılından sonra ikti­dara gelen İttihat ve Terakki Cemiyeti, bu tür anlamlı gün­leri kutlamayı bir gelenek ha­line getirmek ister. Örneğin, İkinci Meşrutiyet’in ilan günü olan, Rumi 10 Temmuz 1324, Miladi 23 Temmuz 1908 tari­hi, ‘millî bayram’ ilan edilir, İttihat ve Terakki iktidarının dünya görüşü, milli de­ğerleri sahiplenme­yi öngörmektedir. Bu nedenle, söz ko­nusu dönemde, mil­li hassasiyetler ön plana çıkarılır.

1910 yılın­dan beri, fethin yıldönümü kutlanmaktadır

Bu bağlamda hayata geçirilen bir uygulama da, İstanbul’un fetih gününde kut­lama törenleri yapılması olur. Bu kutlamaların en görkemli­lerinden biri, 1914 yılında yapılan törenlerdir.

Esas itibariyle, 1910 yılın­dan beri, fethin yıldönümü kutlanmaktadır. Ama 1914 yılındaki kutlamalar, gerçek­ten çok muhteşem olur. Dö­nemin gazetelerinin belirttiği­ne göre, kutlamalara yüz binin üstünde bir topluluk katılır.

 

Tarih farklılığı…

İstan­bul’un fethi 11 Hazi­ran’da kutlanıyordu

‘Fetih günü kutlaması’ de­yince, bir konuya öncelikle açıklık getirmekte fayda var: Osmanlı, İstanbul’un fethini, günümüzde oldu­ğu gibi, Miladi 29 Mayıs’ta değil, Rumi 29 Mayıs’ta kutluyordu. Hal böyle olunca, tö­renlerin gerçekleş­tirildiği Rumi 29 Mayıs günü, Mi­ladi olarak, 11 Haziran’a denk ge­liyordu. Yani daha açık bir ifadeyle,  İstan­bul’un fethi 11 Hazi­ran’da kutlanıyordu.

Nitekim o dönemde Fransızca yayımlanan ve Mila­di takvimi temel alan ‘Monite­ur Oriental’ gazetesinin, fetih günüyle ilgili olarak, “11 Hazi­ran 1453; İstanbul’un fethinin yıldönümü kutlanıyor” başlığı­nı kullandığını görüyoruz.

Çok görkemli geçen 11 Haziran 1914 tarihli kut­lamalar, dönemin gazetelerinde geniş bir şe­kilde yer almıştır…

 

Tanin’deki haberler

Şimdi, Ta­nın gazetesine yansıyan ha­berlerden tö­renin gelişimi­ni adım adım izleyelim:

“Dün, İstanbul müstesna günlerinden birini daha yaşadı. Yakın vakte ka­dar milli heyecanın bu kadar beliğ bir misaline tesadüf ede­memiştik. Fetih gününün ebe­di bir yadigârı olmak üzere, günümüze kadar ge­len Ayasofya ile Fa­tih’in türbesi arasın­da yer alan bütün caddelerde, dükkan­lar kapanmış, pen­cerelerden, kapılar­dan bayrakların kır­mızı ve beyaz dalga­ları taşmış, havanın çok kötü olmasına rağmen, bütün halk takım takım yolla­ra düşmüştü.”

Haberin sonraki paragraf­larında, Tanin gazetesi muha­biri, şiddetli yağmur altında, caddelerde ilerlemeye çalışan İstanbul halkının nasıl zaman zaman bir saçak altına sığındı­ğını, sonra hava yeniden açtı­ğında, ‘yolların nasıl geçilemeyecek kadar dolduğunu’ aktarır.

En önde, üç Yeniçeri

Daha sonra Ta­nin gazetesi muhabi­ri, törenin bütün ay­rıntılarını okurlara tek tek aktarır:

“Merasim ka­filesi, program dahilindeki ter­tibat ile Ayasofya’dan Fatih’e doğru hareket etti. Bu milli ve dini kafilenin en önünde, Os­manlı tarihinin canlı bir gölge­si şeklinde, üç yeniçeri gidiyor­du. Sokaklarda gittikçe taşan halk, her taraftan birer parça daha artıyor ve kalabalığa bir­çok bin adetleri katılıyordu. Artık Fatih Meydanı’na gelin­diği zaman, koca meydanda insandan bir kitle, kımıldaya­mayacak bir parça meydana getirmişti.”

Resmi merasim ve konuş­malar da tek tek gazetenin sayfalarına yansır:

“Kutlama merasimine Fatih Camii’nin arka tarafında ve merdivenle­rin bulunduğu mahalde baş­lanmıştır. Evvela bu milli tö­reni hazırlayan Mehmet Ziya Bey tarafından uzun bir ko­nuşma yapılmış ve çok alkış­lanmıştır.”

 

Hamdullah Suphi kürsüde

Tanin sütunlarında, töre­nin akışı sürmektedir:

“Ziya Bey’in bu hararetli nutkundan sonra Türk gençlerinden Hü­seyin Ragıp Bey pek vatanper­verane ve uzun bir nutuk irad etmiş ve alkışlanmıştır.”

Hüseyin Ragıp Bey’in ar­dından ‘Türk Ocağı namına Hamdullah Suphi Bey’ konu­şur: “Türklük mefkuresinin ulviyetinden” söz eden, “Türk imparatorluğunun (…) Avru­pa’yı gıpta ettirecek cesaret ve cihangirlikler göstermeye mu­vaffak olacağını” vurgulayan bu konuşmada, yaklaşan sa­vaşın havasını koklamak mümkün olur…

Hamdullah Suphi’nin (Tanrıöver) ardından, önce ‘İstanbul Sultanisi 7. sınıf tale­besinden Refet Efendi’ sonra da şair Aka Gündüz ve ‘mual­lim Celalettin Arif Bey’ konu­şurlar.

 

Ömer Naci konuşuyor

Celalettin Arif Bey’den sonra kürsüye, dönemin ünlü isimlerinden Ömer Naci gelir. Güçlü bir hatip olan Ömer Naci’nin ardından, dönemin ‘Bahriye Nazırı’ Cemal Paşa irticalen bir konuşma yapar. Tanin muhabiri, bu konuşma­yı gazetenin sütunlarında ay­nen aktarır. (merakediyorum notu: hazırlayanlar merakediyorum grubu) Cemal Paşa’nın kısa söylevi, uzun bir alkış dalgasıyla karşıla­nır…

Cemal Paşa halka sesleniyor:

‘Bir milleti yükselten nedir?’

“Vatandaşlar, Türklük ve Osmanlılık ve İslamiyet alemini temsil eden Osmanlıların, bugün Türklerin en büyük hakanının mübarek kabri önünde kemal-i hicapla toplanan milletin bu utançtan kurtulması, ancak çok çalışmakla mümkündür. Ben hayatımda, büyük Fatih’in çocukluğunda geçirmiş olduğu bir olaya her zaman çok büyük önem verdim… Bir gün, Hazreti Fatih’in hocası Akşemsettin-i veli, Fatih’in odasına hiddetle girdi. Fatih hazretleri böyle sopa ile gelmesinin sebebini sorduğu zaman hocası, ‘Eğer çalışmazsan seni döveceğim’ dedi. Ey gençlik! Size hitap ediyorum. Eğer siz de çalışmazsanız Fatih’in ruhu sizi sopa ile dövecektir… Bir milleti yükselten iki şeydir: Biri dimağındaki ve diğeri kolundaki kuvvettir. Dimağındaki kuvveti uyuşanlar yalnız maddiyat ile boğuşurlar. Dimağında kuvvet olanlar ise ilim ile uğraşanlardır. Bizler daima ilme doğru gitmeli, dimağımızla uğraşmalıyız. Böyle yaparsak, her şey hasıl olur ve millet servete nail olur. Bize donanma lazımsa onun için para bulur. Ümit edelim ki, gelecek sene bugün buraya geldiğimiz zaman, bugünkü hataların silindiğini görür ve buna mukabil birçok yeni övünülecek vasıflar ile geliriz .”

Paşa’dan sonra Donanma Cemiyeti Reisi Şefik Bey, yapı­lan konuşmalarda temenni edilen başa­rıya ulaşmanın yolu­nun ve Fatih’in İs­tanbul’u fethindeki ‘hikmet ve sebebin’ yalnız do­nanma olduğunu söyler ve halkı, donanmaya yardıma davet eder… (merakediyorum notu: hazırlayanlar merakediyorum grubu) Savaş kapıdadır; İttihat Terakki iktidarı, ordu­yu güçlendirme hazırlıklarının peşindedir…

Daha sonra dualar oku­nur, Fatih Sultan Mehmet’in ve şehitlerin ruhlarına fatiha­lar okunarak tören noktala­nır.

Merasimden sonra Öğret­men Okulu öğrencileri tara­fından Fatih Marşı söylenir ve Ertuğrul Bandosu tarafından, ‘selam havası’ çalı­narak bir resmi geçit yapılır:

“Önce silah­lı Bahriye taburları, onu takiben Küçük Zabit Numune Mektebi talebesi, il­miye mensupları, Öğretmen Okulu, Darülfünun, sultani ve idadi mektebi öğrencileri, es­naf cemiyetleri birer birer geçit resmi ile Osmanlı bay­rağının kırmızı rengini selam­layarak geçmişlerdir.”

 

Hazırlayanlar : merakediyorum grubu üyeleri merakediyorum@googlegroups.com 

Kaynak : Popüler Tarih Mayıs 2003 550. yıl özel sayısı “Vahdettin Engin-İstanbul’da müstesna bir gün” başlıklı yazıdan alınmıştır.  Resim ve başlıklar yazıya eklenmiştir.

SİDDHARTA GOTAMA VE İBRAHİM BİN EDHEM

•29/10/2017 • Yorum Yapın

Yasin Çetin

Bu yazı Budhha ve İbrahim Bin Edhem’in önce hayatlarına ve sonra bu hayatlarındaki benzer figürlere yönelmiştir. Buddha ile İbrahim Bin Edhem’in hayatları arasındaki bu paralelliğin sebepleri nelerdi? İşte burada iki tarihi şahsiyetin menkıbevi anlatımlar üzerinden hayatlarının ortak noktasına odaklanacağız.

buddha

Siddharta Gotama (Buda)

SİDDHARTA GOTAMA (BUDA)

Tarihteki Buda’nın hayat hikayesi,

efsanedekinden ayrılamaz. Hikayede,

kutsal ve kutsal olmayan, yerin ve cennetin

coğrafyaları hatta gerçeküstü ve gerçek iç

içe geçer çoğu kez . “Mükemmel ve tam

Uyanış’a ulaşmadan önce, Buda bir

Bodhisattva, “Uyanış’a adanmış” bir

varlıktır.[1]

Hint kast sisteminde Brahma’lardan sonra gelen soylular grubundan bir aileye mensuptur. M.Ö. 6. Yüzyılda hayata gözlerini açan Siddharta’nın mucizevi bir yaşamı olmuştur. Annesi cinsel ilişkiye girmeden ve doğum sancısı yaşamadan onu bir ağaca dayanarak doğurmuştur. O ağaç ki birden çiçeklenir ve meyve verir. Doğum sırasında körler görmeye ve topallar yürümeye başlamışlardır. Ağaçlar çiçek açmış ve hayvanlar(kuş ve böcekler) onun doğduğu yöne yönelmiştir. Doğar doğmaz ayağa dikilmiş, tepesinde bir bulut gezindiği halde dünyanın hükümdarı olduğunu ve bir daha gelmeyeceğini ilan etmiştir. Efsane ile gerçeği nerede ayıracağımız hep bir sorun olmuştur. Tabi bu yazının amacı bu değil. Siddharta Gotama, saraydan çıktığı zaman hayat hakkında düşüncelere kapılır ve sarayı terk etmeye karar verir. Çile yolunu seçen Siddharta, bir ırmakta yıkanarak tüm diğer hayatının zevklerini ve lezzetlerini geride bıraktı. Ormanın derinliklerinde Nirvana’ya ulaşmak istiyordu. Yıllarca ormanda çile hayatını yaşarken, yoğa ve felsefe konusunda 2 alimden ders aldı. Bu yaşadığı hayatta istediği dinginliği elde edemeyince alimleri terk etti. Yemek yemeden yaptığı etkinlikler işe yaramayınca yedi ve içti. Bir gün İncir Ağacı(Bodhi Ağacı) altında düşünceye daldığı zaman istediği uyanma, hakikate ve ilhama ulaşma gerçekleşti. O artık Buda olmuştu. Istırap nedir, menşei nedir, ıstırabın yokluğuna olan nedir ve ıstırabı kaldıracak olan yol nedir? İşte Budizm bunlar üzerine kurulacaktı. Buda olduktan sonra vaaz vermeye başladı. Dönemin yaygın Hindu inancına karşı düşünceler gerçekleştirmiştir. Kast sisteminin hakimi olan Brahmalara bir darbe vuracağı için Hindular Budizm engellemeye çalışan en yaygın grup oldu. M.Ö. 5 Yüzyılda(480 veya 483’te) ölüm döşeğinde Nirvana’ya ulaştı ve hayata gözlerini yumdu. Ölümünden sonra cesedi yakıldı ve 10 parçaya ayrılan külleri Hindistan’ın farklı yerlerinde korumaya alındı.[2]

45 yıl Buddha krallara, köylülere, Brahmanlara, kast dışı insanlara, zenginlere, yoksullara, her sınıftan, renkten ve cinsten insanlara öğretisini anlattı. Onların arasında hiçbir ayrım gözetmedi. Ona göre, kadın olsun erkek olsun, brahman olsun kast dışı olsun her insan öğretisini dinleyebilir ve izleyebilirdi. Bu, onun yarattığı büyük devrimlerden biriydi çünkü yaşadığı çağda Hindistan’da çok büyük ve sert bir sınıf ayrımı vardı.[3]

Haremde hayasız bir rahatlık içinde uyuyan kadınların gürültüsüyle dünya hayatından el çekme kararı alan ve bu kararla rahatlayan Bodhisattva, kararlaştırdığı gidiş nedeniyle içleri üzüntüyle dolu onu bekleyen seyisinin ve atının yanına gitmeden önce, son bir kez karısını ve yeni doğmuş oğlunu seyreder.[4]

İBRAHİM BİN EDHEM

Laskiye'deki İbrahim Ethem'in kabri

Suriye Lazkiye’de İbrahim b. Edhem’in kabri

“Birçok acı çektim,

ancak vatanımdan ayrılmak

kadar ağır geleni olmadı.

Nefsime karşı en şiddetli

kavgayı vatan hasreti

hususunda verdim.”

İbrahim Bin Edhem[5]

Tâbiînin meşhûr âlimlerinden ve evliyânın büyüklerinden. 96 (m. 714)’de Belh şehrinde doğup, 162 (m. 779)’da Şam’da vefât etti. İsmi, İbrâhîm bin Edhem bin Mansûr olup, künyesi Ebû İshâk’tır. Nesebi hazret-i Ömer’e dayanır. Fudayl bin İyâd’dan feyz alıp, aynı zamanda İmrân bin Mûsâ bin Zeyd Rai ve Şeyh Mansûr Selâmi’nin sohbetinde bulunup, Veysel Karânî hazretlerinin rûhâniyetinden istifâde etmiştir.

Horasan’da zengin ve hizmetçisi olan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Burada evlenerek bir oğlunun dünyaya geldiği üzerine rivayetler vardır. Bu zengin hayatı sırasında bir gün ava çıktı ve bazı sesler duymaya başladı: “Sen bunun için mi yaratıldın yoksa bu işe mi memur kılındın?” Bir diğer rivayete göre tahtında uyuya kaldığı zaman tavan sallandı ve şöyle bir konuşma gerçekleşti:

— Kim o?

— Tanıdık biriyim. Devemi kaybettim, burada onu arıyorum.

— Hey şaşkın! Ne diye damda deve arıyorsun, damda deve ne gezer?

— Ama ey gâfil! Sen Allah’ı altın taht üzerinde ve atlas elbiseler içinde arıyorsun. Damda deve aramak bundan daha mı acayip?”

Bu konuşmadan sonra Hızır ile karşılaşması ve yine avda ses duyması ile tahtını terk etmesi gerçekleşti. Birçok yere gittiği ve birçok alimle tanıştığı üzerine rivayetler vardır. Hadis ve içtihat konuları ile uğraşırken birden zühd ve ruhi ahlaka yöneldi. Hayatı ile birçok efsane ile karşılaşmak mümkündür. Hızır ile karşılaşması sadece bunlardan bir tanesidir. 778-779 yıllarında öldüğü konusu güçlü ise de ölümü üzerine birçok rivayet yer almaktadır.

Bazı keramet rivayetleri:

  • İbrahim b. Edhem’e bir müminin Allah nezdindeki kıymeti ve kerameti sorulmuş, o “Mümin bir kul Allah indinde öylesine itibarlıdır ki, eğer samimi bir kalb ile dağa ‘sarsıl’ dese dağ sallanır.” diye cevap verdiği zaman karşısındaki tepe sallanmış, İbrahim b. Edhem “Hayır seni kastetmedim, dur” deyince durmuştur.
  • İbrahim b. Edhem arkadaşlarıyla beraber bir yolculuğa çıktığı sırada yollarına bir aslan çıkmış, arkadaşları telaşlanırken o öne geçip aslana “Ey Ebu’l-Hâris! Eğer bizim ecelimiz hakkında bir emir alıp da buraya gelmişsen, haydi yerine getir görevini. Eğer emir almamışsan, çek git, geldiğin yere.” deyince aslan arkasını dönüp gitmiştir.
  • Gemiyle denizde giderken fırtına çıkmış, herkes uyuyan İbrahim b. Edhem’i uyandırmış, ondan dua istemişlerdi. İbrahim b. Edhem başını kaldırıp göğe baktı: “Ey yüce Rabbimiz! Senin kudretinin şahitleri olduk. Gücün karşısında korktuk ve titredik. Bizi affet ve merhametini göster!” diye dua edince fırtına dinmiştir.
  • Arkadaşlarından birisi İbrahim b. Edhem’i bağ bekçiliği yaptığı sırada bağda uyurken, ağzında nergisten bir yelpazeyle bir yılanın onu serinlettiğini görmüştü.
  • İbrahim b. Edhem bir bahçede çalışırken bir arkadaşı o görmeden kapının yanına oturmuştu. İbrahim b. Edhem onun orda olduğunu anladı ve: “Gel Süleyman, seni dilenci zannetmesinler, içeriye gir” demiştir.
  • İbrahim b. Edhem bir gün, sarhoş bir adamın kusmuş, bu sebeple de ağzının etrafını bulaşık bir halde görmüştü. Bundan çok müteessir oldu. Su getirip ağzını ve yüzünü yıkadı ve onun için dua etti. Ayıldıktan sonra sarhoş kimseye, “İbrahim b. Edhem senin ağzını yıkadı” denildiğinde, sarhoş kimse hemen tevbe etti. Bunun üzerine İbrahim b. Edhem hatiften; “Ya İbrahim! Sen bizim için bir ağız yıkadın, biz de senin için onun gönlünü yıkadık” diye bir ses duyduğunu söylemiştir.

Dünyaya karşı tavır koyma, ona değer vermeme, tûl-i emel sahibi olmamak gibi anlamlara gelmekte olan zühd terimi, ilk dönemlerde tasavvuf kelimesinin yerine kullanılmıştır. Bununla ilgili olarak daha sonraları “terk-i dünya, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk” ifadeleri meşhurdur. İbrahim b. Edhem, zühd hayatına geçmeden önceki döneminde bir köle satın aldı. Köleye: “Ne yer, ne içer, ne giyersin?” diye sorduğunda, köle: “Sen ne istersen?” diye cevap verdi. İbrahim b. Edhem: “Peki sen ne istersin?” diye sorunca, köle: “Bir köle ne ister ki?” diye cevap verdi. İbrahim b. Edhem kendisinin Allah’ın kulu olarak nasıl davrandığını sorguladı ve bu olay zühd yaşantısını seçmesinin sebeplerinden biri oldu.

El çekmek, uzak durmak anlamına gelen verâ, haram ve yasak olan şeylere düşmemek ve şüpheli şeylerden sakınmak anlamına gelir. Verâ zühdün başlangıcı sayılır. Çünkü verâ şüpheliyi; zühd ise ihtiyaçtan fazlasını terktir. İbrahim Edhem Bin ““Verâ, şüpheli olan her şeyden vazgeçmek, fuzûlî şeyleri terk etmek ve malâyânîden uzak kalmaktır” şeklinde açıklamaktadır. İbrahim b. Edhem’e zemzem içmek istemez misiniz denilince, “Bir kovam olsa ondan içerdim” diyerek başkasının kabından suç içmekten kaçınmıştır.

İbrahim b. Edhem’in anlattığı şu olay onun takvasını anlamak için önemlidir: “Bir gece Beytu’l-makdis’te bir taşın altında gecelemiştim. Gecenin bir kısmı geçince gökten iki melek indi ve biri diğerine, geceyi burada geçiren bu zat kimdir? diye sordu. Öbür melek, İbrahim b. Edhem’dir, dedi. Soruyu soran melek: Hakk Taâlâ’nın bir derece tenzil ettiği zat işte budur, dedi. Öbür melek: Neden derecesi indirildi? diye sordu. Soru sahibi melek cevap verdi: Basra’dan hurma satın almıştı. Bakkala ait hurmalardan bir hurma onun hurmaları arasına karışmış, fakat onu bakkala iade etmemişti. İbrahim b. Edhem diyor ki, bu durumu müşahede ettikten sonra hemen Basra’ya gittim, o bakkaldan yine hurma satın aldım, bir hurmayı bakkalın hurmaları üzerine düşürdüm. Tekrar Beytu’l-makdis’e geldim ve taşın altında gecelemeye başladım. Gecenin bir kısmı geçince semâdan inen iki melekten birinin öbürüne: Gecesini burada geçiren şu zat kimdir? dediğini, öbür meleğin İbrahim b. Edhem’dir, diye cevap verdiğini ve soru soran meleğin Allah’ın derecesini yükselterek eski mevkiine iade ettiği zat budur, dediğini duydum.”

Adamın biri İbrahim b. Edhem’e on bin dirhem para vermek istedi. Fakat o borç içinde olduğu halde bunu kabul etmekten kaçındı ve: “On bin dirhemle ismimi fukarâ defterinden silmek mi istiyorsunuz? Hayır! Ben bunu yapamam” dedi. Yine İbrahim b. Edhem şöyle demiştir: “Fakirlik istedik karşımıza zenginlik çıktı. Halk zenginlik istedi, karşılarına fakirlik çıktı.”

Az yemek yer, az uyur, az konuşurdu. İbrahim b. Edhem züht hayatına geçmeden önce evlenmiş, daha sonraki hayatında ise hiç evlenmemiştir. “Evlenen fakir, gemiye binen adama benzer. Çocuğu olan da boğulan gibidir[6]

BUDDHA İLE EDHEM’İN BENZERLİKLERİ

  • İbrahim b. Edhem’in bir prens iken duyduğu bir ses üzerine her şeyden vazgeçerek zühd yolunu seçmesi hadisesidir. İbrahim b. Edhem memleketinin soylu, aristokrat ve zengin bir ailesinin oğludur. Hâtiften duyduğu seslerden etkilenerek zühd hayatını seçmiş, tacını ve tahtını bırakarak yollara düşmüştür.
  • İbrahim b. Edhem’in kendini hakir görmesi, her dert ve cefayı gönül hoşluğu ile karşılaması, onun rıza, tevekkül ve mücâhede anlayışının bir sonucudur. Buda’nın düşüncesindeki çilecilik ise çok farklıdır. Buda’nın amacı, kişinin yaşam hevesinin öldürerek Nirvana’ya ulaşması ve böylece tenasühten kurtulmasıdır.[7]
  • İbrahim Bin Edhem’in ve Buddha’nın âlimlerle konuştuğu ve onlardan ders aldığı bilinmektedir.
  • İbrahim Bin Edhem’in ve Budhha’nın çileli arayıştan önce karısı ve çocuğu olduğu bilinmektedir. İkisi de karısı ve çocuğunu terk etmiştir. İkisinde de bir seyis-köle figürü vardır.
  • İbrahim bin Edhem’in “terk-i dünya, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk” anlayışı iki bilge içinde geçerlidir. Az yiyip, az konuşup ve az uyuyan İbrahim bin Edhem’in Buddha kadar aşırıya kaçmadığı görülür.

SONUÇ YERİNE KÜLTÜREL ETKİLEŞİMİN SEBEPLERİ

İbrahim Bin Edhem ve Buddha’nın hayatlarının ortak noktalarını gördük. Efsaneleştirilen bu iki karakterin hayatlarındaki benzerliklerin kültürel etkileşim sonucu ortaya çıktığını düşünmekteyiz. Peki, Hindistan ile Önasya’nın kültürel aktarıma sebep olan ne olabilir? Zor bir soru gibi gözükse de tarihsel bilgi bizi tatmin edecek seviyededir. Çok erken tarihten itibaren Önasya ve Hindistan arasında kitlesel göçlerin gerçekleştiğini biliyoruz. Bu göçler birinci kültürel etkileşimi oluşturmaktadır. İkincisi İpekyolu ve Baharat yolu gibi elimizde iki tane çok önemli üzerine çalışmalar yapılmış konu var. Bu ticaret figürünü ortaya çıkarır. Ticaret ile beraber din, hastalık, dil ve çeşitli kültürel öğelerin taşındığını bilmekteyiz. Üçüncü konu ise fetihler olarak verilebilir. Bu fetihlerin üçünü bile hatırlatsak Hindistan konusu için yeterli olacaktır. Pers İmparatorluğu’nun Hindistan’ı fetih ederek eyaletleri arasına sokması, Makedonya Kralı Alexander’in Persleri yıktıktan sonra Hindistan’a sefer yapması ve Arapların, Hindistan’a seferler yapması olarak sıralanabilir. Bir diğer başlığımız ise âlimlerin-bilgelerin seyahatleri veya yer değiştirmeleridir. Bu konuyu İbrahim Bin Edhem ve Budhha’da giriyor, ikisi de sarayını terk etmiştir. Bilgilerini başka diyarlara aktarmışlardır. Burada örnek verilebilecek asıl unsur Pithagoras olsa gerek. Neden mi? Mısır’a gitmiş ve eğitim alarak kendi öğretisini oluşturmuştur. Bu öğretiyi Sicilya kıyısına yaydığı gibi hala felsefik tartışmalarda yerini korumaktadır. Bilginin illa kendisinin başka topraklara gidip öğretisini yaymasına bazen gerek yoktur. İbn-i Sina, Avrupa’ya gitmese de adına bir akım oluşmamış mıdır?

O zaman kültürel etkileşime başlıca göç, ticaret, fetihler ve âlim veya bilginin seyahati, yer değiştirmesi veya fikirlerin taşınması olarak sıralanabilir.

KAYNAKÇA

Boısselıer, Jean, Buda’nın Bilgeliği, Çev. N. Feyza Naim, İstanbul 2003.

Gül, Halime, İbrahim Bin Edhem ve Tasavvuf Tarihindeki Yeri, S.Ü. Temel İslam Bilimleri Anabilim Dalı, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Konya 2008, s. 15-45.

Günay, Nasuh, “Tarihi Süreç Açısından Budizm ve Öğretisi”, Arayışlar: İnsan Bilimleri Araştırmaları, y. 1, sy. 1, 1991/1, s. 173-181.

Kaya, Korhan, Buddhistlerin Kutsal Kitabı, Ankara 1999.

[1] Jean Boısselıer, Buda’nın Bilgeliği, Çev. N. Feyza Naim, İstanbul 2003,s. 27.

[2] Nasuh Günay, “Tarihi Süreç Açısından Budizm ve Öğretisi”, Arayışlar: İnsan Bilimleri Araştırmaları, y. 1, sy. 1, 1991/1, s. 173-181.

[3] Korhan Kaya, Buddhistlerin Kutsal Kitabı, Ankara 1999, s. 14.

[4] Boısselıer, a.g.e., s. 50.

[5] Halime Gül, İbrahim Bin Edhem ve Tasavvuf Tarihindeki Yeri, S.Ü. Temel İslam Bilimleri Anabilim Dalı, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Konya 2008, s. 16.

[6] Halime Gül, İbrahim Bin Edhem ve Tasavvuf Tarihindeki Yeri, S.Ü. Temel İslam Bilimleri Anabilim Dalı, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Konya 2008, s. 15-45.

[7] Gül, a.g.y., 76-78.

Bir Barajın Üstüne Köprü Nasıl Yapılır?

•03/10/2017 • Yorum Yapın

Taking shape: the new bridge at the Hoover Dam

Creeping closer inch by inch, 900 feet above the mighty Colorado River, the two sides of a
$160 million bridge at the Hoover Dam slowly take shape.

When complete, the bridge will provide a new link between the states of Nevada and Arizona .
In an incredible feat of engineering, the road will be supported on two massive concrete
arches which jut out of the rock face.

brj1

The arches will eventually measure more than 1,000 feet across. At the moment, the structure looks
like a traditional suspension bridge. But once the arches are complete, the suspending cables on each side
will be removed. Extra vertical columns will then be installed on the arches to carry the road.

The bridge has become known as the Hoover Dam bypass, although it is officially called the

Mike O’Callaghan-Pat Tillman Memorial Bridge, after a former governor of Nevada and an American football
player from Arizona who joined the US Army and was killed in Afghanistan.
Work on the bridge started in 2005
and should finish next year. An estimated 17,000 cars and trucks will cross it every day.

brj2

brj3

brj4

brj5

brj6

brj7

Gazetelerden Tarihi Fotoğraflar

•24/09/2017 • Yorum Yapın

Şuraya tarihten sayfalar koyalım

Yakında..

•31/07/2017 • Yorum Yapın

Yakında..